20 Şubat 2015 Cuma

HALKI MI DÖVECEKSİNİZ!


Kaos  haline  gelmiş  sağlık  sistemi, bu  ülkede/kentte şiddet  doğuruyor. En  son  geçen  hafta  Samsun'da özel bir hastanenin acil servisinde hekim olarak görev yapan Dr. Okan Kaya'ya hasta yakınları saldırdı.

Kendisine  geçmiş olsun  diyorum.

Bu  şiddete  üreten  sisteme  hiçbir  eleştiri sunmadan  Samsun  Tabip  Odası’ndan  çok  ilginç  bir  açıklama  geldi.

İnanması güç..

Traji-komik..

Etik olmayan bir  açıklama..

Açıklama habere göre şöyle:

‘’Samsun Tabip Odası Başkanı Doç.Dr. Fatih Özkan, özel bir hastanede acil hekimi olarak görev yapan Dr. O. Kaya’ya yapılan saldırıyı kınayarak, oda olarak Uzak Doğu sporları başta olmak üzere savunma sporları ile ilgili doktorlara kurs aldırmak istediklerini söyledi’’

İnanamadım.

Odanın  internet  sayfasına  baktım:

‘’ Samsun Tabip Odası olarak Uzak Doğu sporları başta olmak üzere savunma sporları ile ilgili sportif beceri ve kazanımların biz hekimlerin geleceği ve sağlığı açısından akademik, bilimsel, sanatsal, kültürel ve sosyal kazanımlardan daha önemli olduğu kanaatine varmış olduğumuzu geldiğimiz noktayı vurgulamak adına kamuoyuna duyururuz’’ diye  yazıyordu.

Hekime  ve  sağlık  Çalışanlarına  yönelik  şiddetin  temel  kaynağı  Sağlıkta  Dönüşüm  Programına  dair  bir  tek  kelime  yok..

Uzak doğu  sporları  ile  ilgili kurs  düzenlenecekmiş..
 

Sisteme ait için hiçbir  şeye  dokunmayan, Güvenlik  sistemlerini sorgulamayan, hasta  yoğunluğu göz  ardı  eden, yıllarca  bu  ülkede  Sağlıkta  Devrim  yaptık  diyenlere  hiçbir  gönderme  yapmayan, Judo  eğitimini önceleyen bir  açıklama..

Sağlık ortamında yaşanan şiddet toplumsal şiddetten ayrı düşünülemez. Çözüm bu bağlamda düşünülmelidir. Sağlık hizmetlerinde mesleki risk olarak şiddetin varlığı bilinse de son yıllarda artan şiddet uygulanan “Sağlıkta Dönüşüm Programının” sonucudur.

Şiddete karşı yürütülecek mücadele sürecinde ilgili tüm kurumların asgari bir noktada da olsa birlikte hareket etmesi zorunludur. Birliktelik baştan sağlanarak gereken işlevsel prosedürler yapılmalıdır.

Çözüm güvenlik tedbirlerinin artırılmasına yönelik değil temel sorunların tek tek çözümüne bağlıdır.

Ödeme güvencesini tamamen yitirmiş, çalışanları birbiriyle rekabete sürükleyen, sağlıkta kaliteyi düşüren PERFORMANS uygulaması, gittikçe ağırlaşan iş yükü ve angarya,  7/24, esnek-kuralsız ve baskı altında çalıştırılma hemşirelerde haftada 56, asistan hekimlerde 90 saate kadar uzayan mesailer, Birlik Hastaneleri arasında dama taşı gibi dolaşma, işyeri güvencesinin tamamen ortadan kalkması, görev tanımı dışında “sağlıkçı her işi yapabilir mantığı” ile çalıştırılma, sağlık hizmetine ulaşmanın önünde bin bir türlü engel, her kademede ödenen katkı-katılım payı ve ilave ücretler….

Sağlığını  kaybetmiş  Halk yığınları..

…………………

Uzak doğu  sporları  ile  aşılamaz.

EZİDİLERİN DURUMU



            Savaşı merak  ediyor  çocuklar..

            Suriyeli,Iraklı çocukları  merak  ediyor kızım.

            Hayat Bilgisinde öğrenmiş  en uzun  sınırımızın  Suriye  olduğu’nu..

            …………………..

            Merak  ediyorlar  Ezidi kimdir? Ezidilik nedir?

            ‘’Ezidilik, eski Hint-İran dinleri -özellikle Zerdüştilik- ile Semitik dinlerdeki heretik ve heterodoks geleneklerin etkilediği senkretik bir dindir. Ancak bu senkretik varoluşu yanlış yorumlayan çevreler, Ezidiliği, özgün bir tarafı olmayan ve sadece diğer inançların toplamından ibaret bir din olarak değerlendirmektedir. Bu indirgemeci tavır, Ezidilik gibi senkretik özellikler taşıyan dinlerin özgünlüklerini görmezden gelmektedir. Söz konusu indirgemeci tavır ancak antropolojik bir yaklaşımla aşılabilir.’’

            …………………..

            Irak’taki IŞİD saldırılarından kaçan onbinlerce sığınmacı Güneydoğu illerinde son derece zor şartlar altında yaşıyor.

            Türk  Tabipleri  Birliği, bölge Tabip  Odaları  ile  süreci  yakondan  izliyor. TTB Halk  Sağlığı  Kolu  ile  birlikte  TTB Başkanı  dün  çok  önemli  bir  açıklama  yaptı:

            Irak ve Suriye’de yaşanan savaş ortamı nedeniyle, Türkiye son iki yıldır göç dalgalarıyla karşı karşıyadır. Bu süreçte Türkiye’ye sığınan Suriyeli sayısı yaklaşık 1.5 milyona ulaşmıştır. Bunların 250 bini Kızılay tarafından kurulan kamplarda yaşamaktadırlar. Tarih boyunca defalarca soykırım çabalarına maruz kalan Ezidiler, bir kez daha aynı tehditle karşı karşıya kaldılar. Son olarak Irak’ın kuzeyinde yaşayan Ezidi Kürtlerin, kendilerine yönelen şiddetten kaçarak Türkiye ve Rojova’ya sığınmalarına tanık olduk. Şu anda Türkiye’ye sığınan Ezidi sayısı yaklaşık 26 bin civarındadır.
 

Gerek Suriyeli gerekse Ezidilerin yasal statüsü Türkiye’nin imzaladığı Cenevre Sözleşmesi kapsamında “sığınmacı” olmasına karşın, hükümet “sığınmacı” sözcüğünü kullanmamak konusunda ısrar ederek “misafir” tanımlaması yapmaktadır. Hükümetin bu insanlar için “sığınmacı” statüsünü kabul etmesi ve bununla ilişkili olarak uluslararası kurallar doğrultusunda gereğini yapması gerekmektedir.  

Göç ederek topraklarımıza sığınan Ezidilerin barınmadan, beslenmeye, sağlık hizmetlerine uzanan yelpazedeki gereksinimleri Diyarbakır, Batman, Mardin, Şırnak gibi bölge illerinde yerel yönetimlerin çabalarıyla karşılanmaya çalışılmaktadır. Ezidi sığınmacılar için Kızılay ve AFAD’ın çalışmalarının yok denecek kadar az olduğu görülmektedir. Devletin, topraklarına sığınan insanların gereksinimlerini ayrım yapmaksızın karşılaması beklenir. Kızılay ve AFAD başta olmak üzere merkezi hükümetin organlarının acilen devreye girmesi gerekmektedir. Büyük olasılıkla en azından kışı ülkemizde geçirecek olan bu sığınmacıların barınma, beslenme, güvenlik, eğitim, sağlık vb. gereksinimlerine bütüncül bir bakış açısıyla ve devletin olanaklarıyla sahip çıkılmalıdır. Böylece Dünya Gıda Programı vb. uluslararası yardımların organize edilmesinin de önü açılacaktır.

Ezidi kamplarında kurulan revirlerde belediyelerin hekim ve hemşireleri ayaktan sağlık bakımını sağlamakta, bu hizmet bölgedeki gönüllü hekimler tarafından desteklenmektedir. Aynı zamanda yerel tabip odalarımız aracılığıyla sağlık hizmetlerine katkı sunulmaya çalışılmaktadır. Diğer yandan Türkiye’nin her bölgesinden sığınmacılara sağlık hizmeti sunmak isteyen gönüllü hekimler vardır ve bu talepler TTB’de toplanmıştır. Sağlık Bakanlığı’nın görevlendirmelerinin gönüllülük temelinde olması ve bu konuda TTB ile işbirliği yapması beklenmektedir. TTB bu işbirliği için hazır olduğunu iletmek üzere defalarca görüşme talebinde bulunmasına karşılık Sağlık Bakanlığı’ndan geri dönüş olmamıştır. Sağlık Bakanlığı’nı bir kez daha Ezidi sığınmacılar için görevini yapmaya ve Tabipler Birliği ile işbirliği yapmaya davet ediyoruz.

Gerek eczacı odalarının çabası gerekse Türkiye’nin her yerinden gelen ilaç bağışları ile sığınmacıların tedavileri sağlanmaya çalışılmaktadır. Ancak hastaneye sevk gerektiğinde sorunlar ortaya çıkmakta, bu insanlar yataklı tedavi sağlık hizmetlerinden yararlanamamaktadır. Ezidi sığınmacıların aşılama hizmetleri geldikleri illerde Toplum Sağlığı merkezleri tarafından sürdürülmektedir. Bu olumlu yaklaşımın diğer koruyucu hizmetler açısından da sağlanması yaşamsaldır. Ezidi sığınmacıların birinci basamak koruyucu ve tedavi edici hizmetlerden yararlanabilmeleri, tüm sığınmacılar gibi tedavi edici sağlık hizmetlerine ulaşmaları bir insan hakkıdır ve bu hizmet sağlanmalıdır.

           

SAĞLIĞIN BÜTÇESİ



Sağlıkta  dönüşümün  anahtarı, kamusal  alanın  tavsiyesi, özel  sermayeye  para  aktarımıdır.

            Hükümetin  en  çok  övündüğü  alanlardan biri olan  sağlıkta  sorunlar  çığ  gibi  büyüyor.

            Vatandaş  sağlığı  için   10  çeşit  katkı  payı  ödüyor:

            *İlaç  bedelinin   yüzde  10-20’si

            *Muayene  için  5-12  Türk Lirası

            *Reçete  için  3 Türk Lirası

            *Eşdeğer ilacın  en  ucuzunun  Yüzde 10’u

            *İlaç  kutusu  başına  1  Türk Lirası

            *Tetkik  parası

            *Öncelikli  tetkik  parası

            *Özel  hastane  işlemlerinde  liste  fiyatından  %200’e  ulaşan  oranlarda  ödeme

            *İstisnai  Hizmetlerde  hastaneye  göre  değişen  otelcilik  ücretleri  ödemesi

            *Telefonla  randevu  için  4.5  lirayı  bulan  harcama..

            ……

            Geçenlerde  Sayın Maliye  Bakanı  ‘’Her  şeyi  özelleştireceğiz, iki  yıl  sonra  Özelleştirme  İdaresi  işsiz  kalabilir’’  diyordu. Bu  cümle  aslında  sağlıkta  yaşananları/yaşanacakları  da  özetliyor.

            ………………

            Bugünlerde  yine  bitçe  tartışmaları  geçici bir  gündem  yaratacak Ülkede.

            2015  yılı  bütçe  tasarısı; Hükümetin öngördüğü  ORTA  VADELİ PROGRAM (2015-2017)  hedefleri  dikkate alınarak  hazırlanmıştır.

            2015  Merkezi  BütçeSi  473  milyar  TL  olarak  belirlenirken, Orta  Vadeli  Program’da  milli  gelirin 1  trilyon 945 milyar TL olacağı açıklanmıştır.

            2015  Bütçesine  genel olarak  bakıldığında:

            *Geniş  halk  kesimleri  için  açık ve  gizli  zamların,

            *Dolaylı  vergi  artışlarının,

*Harç ve  cezaların  otomatiğe  bağlandığı,

Açıkça  görülmektedir.

………………

Sağlık Bakanlığı bütçesi ise 2013 yılından bu yana parçalı olarak yapılıyor. Sağlık bütçesi, 2015 bütçe kanun tasarısında Sağlık Bakanlığı, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu ve Türkiye Halk Sağlığı Kurumu olmak üzere üç parçaya ayrılmış.

Buna göre Sağlık Bakanlığı bütçesi 2014 yılında 2 milyar 519 milyon TL iken 2 milyar 763 milyon TL’ye yükseldi.

Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumuna ayrılan pay 9 milyar 29 milyar TL’den 9 milyar 883 milyon TL’ye, Türkiye Halk Sağlığı Kurumuna ayrılan pay ise 6 milyar 874 milyon TL’den 7 milyar 488 milyon TL’ye çıkarıldı. 2014 yılında toplamda 18 milyar 422 milyon TL olan sağlık bütçesinin, 2015’te 20 milyar 214 milyon TL’ye çıkarılması öngörülüyor.

“Sağlıkta dönüşüm” adı altında yıllardır sağlık hakkını hızla piyasalaştırılırken, sağlık hakkı özel hastanelerin ve ilaç tekellerinin beklentileri doğrultusunda dönüştürülüyor. Sağlık bütçesinin önemli bir bölümü özelden hizmet alımına gidiyor.

……………..

Kaynaklarını  önemli  ölçüde  halktan  almasına  rağmen, tamamen  sermayenin, yerli ve  yabancı tekellerin  çıkarlarını  gözeten,  savaş bütçesi  haline  gelen, 2015  Bütçesine  karşı halkın  yapabileceği  ne  vardır  sorusuna  verilecek  cevabı bende bekliyorum.

 

 

 

AİLE HEKİMLİĞİ YAP BOZ TAHTASI DEĞİLDİR!


Bu ülkenin/kentin  sağlık  alanında  en önemli  ihtiyacı  koruyucu  sağlık hizmetleridir. Koruyucu  sağlık  hizmetini yok  sayarsanız, tedavi  edici  hastaneleri  doldurursunuz.  Tedavi öncelikli  sağlık  hizmeti, kapitalist  sağlık  hizmetidir. Önce  hasta  et, Sonra  parasıyla  tedavi et.

Hafta  sonu  Sağlık  Bakanımız:

 “Hastanelerin acil servislerine yapılan başvuruların toplam başvurular içindeki payı yüzde 27’ye ulaştı. Bu oran OECD ve Avrupa ülkelerinde yüzde 5-8 oranındadır. Bu nedenle acillerdeki başvuruların bir kısmı ASM’lere yönlendirilecek. Böylece hastanelerin acil servislerinde görev yapan aile hekimleri, ASM’lere geri çekilecek ve burada 20.00’ye kadar çalışacak. Merkezler cumartesi de açık olacak.” demiştir.

Türkiye’de koruyucu sağlık hizmetlerinin vardığı nokta oldukça ürkütücü hale gelmiştir.

14 Kasım Diyabet Günü dolayısıyla yapılan açıklamalarda diyabetin ülkemizde son on yılda iki kat arttığı, yüzde 14.5 oranını yakaladığı ve giderek artacağı belirtilmiştir.

Bu durum başta obezite, hipertansiyon, KOAH, depresyon, kanser gibi öldürücü olabilen, birincil koruma yöntemleriyle azaltılabilen hastalık gruplarıdır. Ancak birincil koruma yöntemleri yeterince yaşam bulmadığında, hızla artan kronik hastalık gruplarıdır.

Aile Sağlığı Merkezleri (ASM), halkın hastalıklardan korunmasında, sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam değişikliklerinin davranış kalıbına dönüşmesinde görev alan en önemli birimlerdir.

Maalesef ASM’ler ağırlıklı olarak ilaç tekrarlarının yapıldığı, bina, elektrik, su, ısınma gibi mali işlerin giderilmesi için zaman harcandığı, performans kaygısı nedeniyle mesleki birikimin hastaya yeterince sunulamadığı, hekimin hastasından saygınlık yerine şiddet gördüğü birimlere dönüşmüştür.

Çocuk felci aşılaması, İstanbul’un 6 ilçesinde 0-59 aylık çocukların ancak bir kısmına yapılabilmiş, kökünü kazıdığımız kızamık vakaları tekrar görülmeye başlamıştır.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, salgın haline gelen öldürücü kronik hastalıklarla mücadele etmek için, bir yandan 2014 yılını “Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Yaşam Yılı” olarak ilan ederken; bir yandan da bu hizmetleri yürütecek birinci basamak sağlık çalışanlarına acillerin yükünü devredeceğini bildirmiştir.

Şimdi soruyoruz;

*Hasta başına ayrılan muayene sürelerini 5 dakika ile sınırlarsanız halk soluğu acillerde almaz mı?

*Ortalama hekime başvuru sayısı kişi başı yılda 2-3 iken, 10’lara çıkmasından sorumlu değil misiniz?

*Giderek yoksullaşan halkın, sağlık hizmeti için farklı adlarla alınan katkı payları nedeniyle, ek ödemelerden kurtulmak için acillere gittiğini bilmiyor musunuz?

*Sağlık çalışanlarını en çok şiddete maruz kaldığı acillerde şiddet sürerken, buna karşın yöneticiler doğru dürüst önlem almazken, tamamen korumasız olan TSM ve ASM’leri geç saatlere dek açık tutarken nasıl koruyacağınızı düşünüyorsunuz?

*Koruyucu sağlık hizmetleri ve sonuçları her geçen gün gerilerken, bu hizmetlerin verildiği ASM’leri acil hizmetlerin bir parçası yaparak, bir açığı başka yerde açık oluşturarak gidermeniz doğru mu?

*Sağlık hizmetlerini toplumun gereksinmelerine göre değil, piyasanın ihtiyaçlarına göre belirleyip sağlık alanını kar- zarar mantığıyla yönetmekle sağlık şirketlerini büyütüp, toplumun sağlığıyla oynadığınızın farkında mısınız?

Aile Hekimlerinin belirsiz statülerinden, verilen keyfi ceza puanlarına, iş fesihlerine, güvencesiz çalışmalarına, ücretli izin haklarının olmayışına, mesleki bağımsızlığının yitirtilmesine kadar bir çok sorun devam ederken, bu sorunların çözümü için hiçbir adım atılmazken, sizleri ek olarak cumartesi dahil gece geç saatlere dek çalıştıracağım demeniz vicdanınızı yaralamıyor mu?

Aile Hekimleri ve ASM çalışanları, birinci basamak sağlık hizmet alanında aşılamadan, gebe izlemine, köy ve ev gezmesinden halk sağlığı eğitimine, danışmanlığına, takibine, sosyal sorunlarına yardımcı olmaya kadar, toplumun sağlığını korumak, korunmasına yardımcı olmak için, ilk başvuru yeri olarak tedavisini, izlemini üstlenmekten sorumludur.

Aile Hekimleri ve ASM çalışanları, toplumun sağlık hakkı kadar kendi temel haklarını da korumak, hak kayıplarına karşı örgütlü mücadelesini sürdürmekte kararlıdır.

Bizler haftada 40 saati aşmayacak, hafta içi günlük 8 saatlik çalışma düzeni içinde çalışmaya devam edeceğiz. Bunun dışında ek çalışma saatleri ya da hafta sonu çalışma dayatmalarına karşı mücadelemizi her türlü eylem biçimiyle sürdürme kararlılığı içerisinde olduğumuzu tüm kamuoyuna bir kez daha ilan ediyoruz.*

*İstanbul Tabip Odası  Aile Hekimleri Kolu Basın Açıklaması

MELİKE’NİN ÇOCUKLARI


Kurşun gibi  ağır  bir  havada, dün  Nobel  Barış  ödülleri  açıklandı.  Savaş  çığırtkanları, savaşı önceleyenler, savaştan  medet umanlar, savaş ile  var olanlar arasında , barış ödülü  alanlar kimlerdir  diye  interneti karıştırdım.

Nobel Barış Ödülü çocuk hakları aktivistleri 17 yaşındaki Pakistanlı Malala Yusufzay ve Hindistanlı Kailash Satyarthi'ye verildi.

17 yaşında Nobel Barış Ödülü'ne layık görülerek 113 yıllık ödül tarihinde bir rekora imza atan Malala Yusufzay'ın ismi, 2012'de uğradığı suikast girişimiyle duyuldu. Pakistan'ın Svat Vadisi bölgesindeki okulu önünde Taliban militanları tarafından başından vurulan Yusufzay, İngiltere'ye götürülerek ameliyata alındı ve ölümün eşiğinden döndü. BBC için kaleme aldığı günlüklerinde ülkesindeki çocukların eğitimi, özellikle de kız çocuklarının hak ettikleri değeri kazanmasına dair fikirleri nedeniyle Taliban'ı kızdıran Malala Yusufzay, eğitimine İngiltere'nin Birmingham kentinde devam ediyor.

Evet  bu  savaş çığlıkları  arasında  bence  çok  anlamlı bir  ödül…

Melike’de  1  aydır  okulda  bu  konu  üzerine  ödevler  hazırlıyor. Uzaktaki  Arkadaşlarımız  ve  Çocuk  Hakları  konusunda  ne bulursa  okuyordu. Onun içinde  anlamlı  bir kesişme oldu.

Hafta  sonu  ödevinden, aldığım  aşağıdaki satırlarla  bugünkü yazımı bitireyim:

Benim adım  Muhammed. Suriye’de  yaşıyorum.  4  yıldır  ülkem  savaş  altında. Babamı  ve  abimi savaşta  kaybettim.  Savaş öncesi ülkemde, ailemle  mutlu bir  şekilde  yaşıyorduk. İlkokul 4. Sınıfa gidiyordum. En çok  İngilizce  dersini  seviyordum. Savaşta  Abim  13  yaşında  asker oldu. İlk  ayında  mayına  basarak öldü. Annem ve  ben çok  ağladık.

Birçok ülkede özellikle Afrika ve Asya’da çocuklar da savaşa katılmak zorundalar: Bazen asker  olarak savaşmak zorundalar, bazen de düşmanın mayın döşeyip döşemediğini kontrol etmek için araziye gönderiliyorlar. Çocuklar böyle bir mayına bastıklarında bir patlama oluyor. Pek çok çocuk ölüyor diğerleri yaşam boyu sakat kalıyorlar.

Çocuk Hakları Sözleşmesi çocukların savaşmak zorunda olmalarına engel olmak istedi. Ama bunu henüz başaramadı. Asker olarak savaşa gönderilen bir çocuk en az 15 yaşında olmak zorundadır. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 38. maddesinde böyle yazıyor.Yani Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin bu maddesi yalnızca 15 yaşından küçük olan çocukları koruyor. 

Artık okula  gidemiyorum. Evimizde  çok  az  yemek  yapılıyor. Bazen    yatıyorum.  Genellikle  elektrikler  kesik oluyor. Televizyon seyredemiyorum. Bilgisayar oynayamıyorum. Tek oyuncağım  boş mermi  kovanları…

…………………..

Joao, Rio de Janeiro’da yaşıyor. Bu, Brezilya’da Güney Amerika’da bir şehir, çok büyük bir şehir. Brezilya adı Brasil ağaçlarından geliyor. Corcovado Tepesinde bulunan   Cristo Redentor Heykeli dünyaca  meşhur. Copacabana Plajının  cafeleri ve kaldırım desenleri çok ünlü , etrafta Canga (pareo) denilen plaj giysisi satanlar var. Üzerinde bu  desenler var.

Joao’nun  Anne ve  Babası ölmüş  sokaklarda  yaşıyor. Joao hergün küçük bir sandıkla yollara düşüyor. Bu sandıkta bir ayakkabı boyası,bir fırça ve bir bez var. Her gün, alış veriş yerlerinin olduğu kalabalık bir caddede dikiliyor ve az bir para karşılığında ayakkabılarını boyayacak  müşterileri bekliyor. İyi bir gün geçirir ve biraz para kazanırsa yiyecek bir eyler satın alıyor. Kendisi için ve kendisi gibi sokakta ya ayan diğer çocuklar için. İşleri kötü giderse o zaman Joao karnını doyurmak için hırsızlık yapıyor. Bazen yalnızca yiyecek ve içecek eyler çalıyor. Ara sıra açıkta duran cüzdanlara da el uzatıyor.

Sokak çocukları akşamları büyük bir kilisenin arkasında toplanıyorlar. Orada herkes ne kapabildiyse paylaşılıyor. Ve orada uyunuyor. Pek çok polis için sokak çocukları baş  belası. Bu nedenle geceleri sık sık bir grup polisin gelip çocukları hapishaneye götürdükleri oluyor. Çocuklara orada kötü muamele, işkence ve cinsel suistimal yapılıyor, hatta bazen öldürülüyorlar.

Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 37. ve 40. Maddeleri yoluyla özellikle Joao gibi çocukların, polis tarafından tutuklanmaktan ve hapishanede kötü muamele görmekten korunmaları amaçlanıyor.

Çocuk Hakları Sözleşmesi en iyisinin, çocuk veya genci mahkeme ve hapis cezası olmadan cezalandırmayı denemek olduğunu söylüyor.

……………

Savaş sadece  acı bırakır.

 

YETİM HAKKI NEDİR?


            Kamusal ve  özel  sermaye  birikiminde  , yolsuzluk  kapitalist  dünyanın  kamu  yaşantısını ve  sürekliliğini  tehdit  eden  bir  hal  aldı.  Kamusal  alanda  yapılan  yolsuzluklar  bağlamında  son  10  yılın  en  önemli  özelliği  ‘’denetimsizlik’’ ve  ‘’Yolsuzlukları  hukuka  taşımadaki  isteksizlik’’ dir.

            G20’de dönem başkanlığının 1 Aralık  2014 te  Türkiye’ye geçiyor. 

            Ve  G20 ‘nin önündeki  ilk konunun da yolsuzlukla mücadele olduğunu belirtiliyor.

Son döneme kadar yolsuzluk, yaygın biçimde, “kamu gücünün özel çıkarlar için kötüye kullanılması” olarak tanımlanıyordu.

            Ancak ortaya çıkan gelişmeler yolsuzluk olgusunun tek başına “kamu gücüyle” açıklanamayacağı bir aşamaya gelmiştir. Kamu gücüyle sınırlı olmayan daha geniş bir tanıma göre yolsuzluk, “herhangi bir görevin kişisel çıkarlar için kötüye kullanılması” dır.

            Ayrıca “kişisel çıkar sağlanması” tanımının da daha ayrıntılı olarak açıklanması gerekiyor. Rüşvet yoluyla bir inşaat ihalesinin kazanılmış olması net bir çıkar sağlama eylemidir. Aile üyeleri için çıkar temin edilmesi yönündeki beklenti de benzer nitelik taşır. Bunun yanı sıra bir futbol kulübüne menfaat temin edilmesi de “kişisel çıkar” olarak kabul edilir.

            Birleşmiş Milletlerin bir raporunda yolsuzluk, “kamu ve özel sektör kuruluşlarının karar verme mekanizmalarındaki yozlaşma ve bozulma” olarak tanımlanmıştır.

            Son 20 yıllık dönemde Türkiye’de olduğu gibi dünyanın pek çok ülkesinde (özellikle gelişmekte olan ülkelerde) yolsuzluk olayları artmış ve ekonomik boyutları korkunç rakamlara ulaşmıştır.

            Devletin boyutları ile yolsuzluk arasındaki ilişkinin ortaya konmasının yanında yolsuzluk sonucunda kamu yönetiminin kalitesinin düşmesi de kaçınılmaz olmaktadır.

            Bürokratlar, siyasiler tarafından sunulmasına karar verilen kamu hizmetlerinin yürütme aşamasında rol oynayan en önemli kamu birimini oluşturmaktadır. Dolayısıyla bürokrasinin kalitesi aynı zamanda kamu hizmetinin kaliteli sunulmasında anahtar rol oynayacaktır. Yolsuzluk kamu yönetimin her alanında ortaya çıkabilmektedir. Fakat kamu hizmetlerinin sunumunda önemli rol oynayan bürokratların kendi faydalarını maksimize etmek istemelerinin sonucu olarak yolsuzluk bu süreçte daha fazla görülmektedir.

            Yolsuz işlemlerin yoğunlaşması bir taraftan kamu hizmetlerinin kalitesiniz azaltırken diğer yandan da kamu harcama kompozisyonunun değişmesine neden olmaktadır.

            Monte ve Papagni yolsuzluğun, özel sektöre sunulan kamu altyapı ve hizmetlerinin kalitesini ve miktarını azaltarak ekonomik büyüme üzerinde güçlü bir negatif etkisi olduğunu ortaya koymuşlardır. Yolsuzluk, bürokratların kamu kaynaklarını, kamu mal ve hizmetleri üretmek için yönlendirdiklerinde yükselmektedir. Devlet ve karar birimleri arasındaki asimetrik bilgi, ekonomik büyüme modelinde temel varsayımlarıdır.

            Yolsuzluk  Kamu  gelirlerini de  azaltmaktadır.

            Yolsuzluğun vergiden kaçınma, kaçırma veya uygunsuz bir vergi muafiyeti şeklini alması durumunda devlet için bir vergi kaybı kaçınılmaz olmaktadır. Özellikle, karları yükselen firmaların daha fazla vergi ödemek zorunda kalmamak için vergi kaçırmak istemeleri yolsuzluğun artmasına yol açmaktadır. Bu durum, vergi hasılatının düşmesine neden olacak ve vergi sisteminin etkinliğini azaltmaktadır.

            Merkezi Berlin’de bulunan uzman kuruluşlarla birlikte yolsuzlukla mücadele etmek amacıyla kurulan Uluslararası Şeffaflık Örgütü (2013 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’ne göre: temiz ekonomi rekorunu Benelüks ülkeleri kırarken, Türkiye 177 ülkede yapılan araştırmalar sonucunda 53’üncü sırada yer almış. Yolsuzluk bakımından dünyanın en temiz ülkesi unvanı Danimarka’ya ait. Almanlar 12’nci sırada yer alırken, İngiltere 14’üncü, Amerika 19’uncu, Fransa 22’nci, İsrail 36’ncı, Brezilya 42’nci, Türkiye ve Malezya 53’üncü, Güney Kore 55’inci, Çin ve Yunanistan 80’inci,  Meksika 106’ncı, Mısır 114’üncü sırada yer alıyor..

            ………………..

            Yoksulluktan ve  yolsuzluktan  arındırılmış  Türkiye ve  Samsun  özlemi ile…

SÖMÜRÜ


Sağlık Bakanlığı,3 Ocak 2015 tarihinden itibaren Cumartesi günleri belli bölgelerdeki Aile Sağlığı Merkezlerini açık tutup, buralarda sağlık hizmeti verileceğini ilan etmiştir.

Aile Sağlığı Merkezi çalışanları ve diğer birinci basamak sağlık çalışanları görev tanımları dışında yüklenen işlerden ve artan iş yükünden bunalmış durumdadırlar. Kendilerine "şimdilik" cumartesi günü çalışma dayatması yüklenmiştir, Sağlık Bakanlığı saklamıyor, yakında pazar günleri de çalışacaklar diyor.

Birinci basamak sağlık çalışanları bu koşullarda çalışamayacaklarını defalarca dile getirdiler. Son dönemde 29 Kasım'da ve 13 Aralık'ta yaptıkları yürüyüşler, basın açıklamaları ve 12 Aralıkta iş bırakma eylemleriyle taleplerini dile getirdiler. Tüm bunlara rağmen Sağlık Bakanlığı, karmakarışık hale getirdiği sağlık ortamındaki tüm sıkıntıları aile hekimlerine yeni görevler yükleyerek çözmeye çalışıyor. Yanlışları başka yanlışlarla düzeltmeye çalışıyor.

Aile Sağlığı Merkezi çalışanları, birinci basamak sağlık çalışanları Cumartesi günleri haksız ve hukuksuz bu göreve gitmeyecek, Aile Sağlığı Merkezlerini açmayacak.

Cumartesi günleri bu nöbetlere neden gitmeyeceğiz?

1. Bu "nöbetler" Sağlık Bakanlığı'nın birinci basamak sağlık hizmetlerini tümden yanlış anladığının, buraları poliklinik, hatta acil sağlık hizmeti vermek için açılmış birimler olarak gördüğünün, koruyucu hekimlik uygulamalarını tümden göz ardı ettiğinin açık göstergesidir. Kendi yanlış uygulamalarının açtığı gedikleri yamamak için birinci basamaktaki sağlık çalışanlarını feda etmektedir.

2. Birinci basamak sağlık hizmet sunumunda yaşanan sorunlar çözülmeden, yeni ek görev ve sorumluluklar dayatılarak oluşturulan kaos içerisinde; aşıyla önlenebilir salgınlar artabilir, bebek/gebe izlemlerinde, kronik hastalıkların kontrolünde sorunlar çıkabilir. Öncelikle yapılması gereken birinci basamak sağlık hizmetlerinin bütünlüklü olarak ele alınıp iyileştirilmesidir. Bu yapılmadan birinci basamak sağlık çalışanlarına yeni görevler yüklemenin yurttaşların sağlığına hiçbir faydası yoktur, tersine sorunların artmasına sebep olur. 

3.Sağlık Bakanlığı, acil servislerde akıl dışı biçimde artan hasta yoğunluğunu azaltabilmek için aile sağlığı merkezlerini adres göstermektedir. Oysa acil hizmet vermek için yeterli donanımı ve uygun sağlık hizmet ekibi olmayan aile sağlığı merkezlerinin (ASM) acil hizmet birimi olarak çalışması mümkün değildir. ASM'lere gelen acil hastaların tedavileri gecikebilir, hastalar zarar görebilir, hatta ölümlere, sakat kalmalara yol açabilir.

4.ASM çalışanları Cumartesi günleri veremeyecekleri acil hizmetler karşısında mesleki sıkıntılar yaşayabilir, hastalarla sağlık çalışanları arasında gerilim yaşanabilir, sağlık çalışanlarına yönelik yeni şiddet olayları ortaya çıkabilir.

5.Birinci basamak sağlık çalışanlarının hafta içi toplam 40 saat çalışma üzerine Cumartesi günleri ‘nöbet’ adı altında fazla çalıştırılmaları her çalışanın evrensel hakkı olan dinlenme hakkının ihlalidir.

Geçen yıl ülkemiz de yaklaşık 630 milyon kişinin muayene olduğu açıklandı..

Muayene sayılarında yaşanan artış halkın sağlığına olumlu yansımadı. Hastaların daha çok hastanelere başvurup, defalarca katkı ve katılım payı ödemesinin nedeni sistemdir. Performans kaygısıyla yetersiz sürede yapılan muayeneler sonrası hastalar dertlerine çare bulamadıkları için defalarca başvurmakta, böylece ilaç sektörü ve tıbbi şirketler daha çok para kazanmaktadır. Tüm bu "nöbetler" ve anlamsız yeni iş yükleri sistemin iflasının yansımalarıdır.

Çare bellidir:

Sağlık hizmetinde yaşanan sorunlara çözümü, tüketime değil, toplumun gereksinmelerine dayalı sağlık politikaların yaşama geçirilmesidir.

Sağlık Bakanlığını baskıcı, halkın sağlığını tehlikeye atacak uygulamalardan vazgeçmeye çağırıyoruz.

Halkımızın nitelikli sağlık hizmeti alma hakkını, temel haklarımızı, bedel ödenerek kazanılan dinlenme hakkımızı korumak için mücadele etmeye davam edeceğiz.