7 Nisan 2013 Pazar


 
AK  HABER&SOSYETE  DERGİSİ

DR.CEM  ŞAHAN

Hafta  sonu  Çağdaş  Yaşamı  Destekleme  Derneği’nin  (ÇYDD)  Atakum’da  düzenlediği  panele  katıldım.

İfade  Özgürlüğü  ve  Medya  konulu  Panelin konuşmacısı  Nedim  Şener’di.

İfade  özgürlüğü  adı  altında  yaşananlarının  son  10  yılına  dair  bir  sunum gerçekleştirdi  konuşmasında..

Biliyorsunuz  Şener  bir  gazeteci..

Pen  İfade  Özgürlüğü  ödüllü  bir  gazeteci  Şener..

Yolsuzluk,

Terör finansmanlığı,

Susurluk olayı,

Hrant Dink suikastı,

Cemaat ve istihbarat konularında bir  çok  kitap ve  makale  yazmış  bir  gazeteci  Şener.

Medya  Özgürlüğü  üzerine  bir  şeyler  söylenen  bu  panelde,  Gazeteci  Kimliği ile  bu  kentte yer  edinen,  iktidarın  açık veya  dolaylı  destekçileri  olarak diye  düşündüğüm/düşündüğümüz, -gerçek  destekçilerine  ve  bunu eskiden beri  övgü  ile  anlatanlara  saygıdan  başka  söyleyebileceğimiz  yoktur-, fakat  bunu  söylediğimiz  zaman  Pazar  öyküleri  anlatan,  sermaye  savunuculuğunu  kimseye  bırakmayan,  AVM  açılışlarında  boy  gösteren  eski  demokrat  -ben  eskisini  bilemem de, öyle  söylene  gelmiş-  medya  grup  gazetecilerinin  olamaması,  tabii ki  beklediğim bir  davranış  şekliydi de,  sosyete  dergiciliğine  soyunan  bu  nesilin,  köşelerinde  anlattıkları Pazar  öykülerine  inanan kalmadığını  anlamamaları  beni  şaşırtıyor.
 

Tarih  insanların  yazdığı, çizgisel  olmayan  bir  süreçtir.

İnsan  vicdanları, güçlüden, ezenden  yana  tavır  koyan  bu  kirlenmiş  beyinlere  alışıktır.

Onlar  sadece  tarihin  çöplüğüne  giden  dönem  alkışçılarıdır.

İfade  özgürlüğünü, sermayenin  gücü  olarak  algılarlar..

……………..

Neyse  ben, Bu  panaelin  açılış  konuşmasını  yapan ÇYDD Başkanın  sözlerini, bu  kentte  nasıl vicdanlar  varı  sunmak açısından  sizlerle  paylaşayım:

33  yıl öncesinin  kaosudur  yaşadığız.

Bir  ilüzyondur.

Bir  yansıma.

Amerikalıların “our boys” dedikleri generaller 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden tam otuzüç geçmiş olmasına rağmen halen yargılanabilmiş değiller. Gösterileri  ve  şovları  saymazsak  tabii..Nitekim (!) onların  yarattığı  toplumsal  yapı  hemen her konuda ahkam kesmeye devam ediyorlar. Bir toplumsal yapıyı ekonomik, siyasal, kültürel top yekun çözme ve yeniden inşa etme operasyonu olan 12 Eylül askeri darbesinin sonuçları itibarıyla bakıldığında oldukça başarılı bir girişim olduğu söylenebilir..

Barış  ve  faşizm  süreçleri,  kavram  karmaşası  ve  yeni  toplum  inşası  için  kirletilen  ve  kirlenen  kavramlara  dönüştürülüyor.

Faşizm  yeni  toplumsal  yüzleri  ve  görüntüsü  ile  yaşam  alanlarımızı  daraltıyor.

Yaşadığımız  kıskaç,  bazılarının  özgürlüğü  oluyor.

Emperyalist  müdahale, Emire  dönüşüyor.

…………………

Evet  Bu  ülkenin  barışa  çok  ihtiyacı  vardır.

Demokrasiye de..

İfade  özgürlüğüne de.

…………………

Türkiye’yi emperyalist müdahalelerin maşası değil, barışın ve kardeşliğin savunucusu ve mücadelecisi haline getirmek hepimizin görevidir. Bölgede ve dünyada barış, kardeşlik ve özgürce bir arada yaşamı savunmak için, şimdi her zamankinden daha fazla mücadeleye ihtiyaç vardır. Daha güçlü bir barış çağrısını seslendirmek, emperyalizme karşı halkların birlikte mücadelesini büyütebilmek için, her türlü emperyalist ilişkilerin tasfiye edildiği, tam bağımsız ve özgür bir Türkiye çığlığımızı yükseltmenin şimdi tam zamanıdır.

Sayın  Sezen’in  konuşmasının  bitiş  cümleleri  ile  ben  de  bitiriyorum:

Bizler, “barış içinde bir dünya ve Türkiye Cumhuriyeti mümkündür” diyoruz. Mücadele ruhumuzun bizlere kattığı güvenle bu inanca sahip çıkıyoruz. Artık kimsenin ölmediği, bombalardan ve silahlardan temizlenmiş bir ülke, bir dünya istiyoruz.

Ve  Tam  Bağımsız  Türkiye…

 

 

 

30 Mart 2013 Cumartesi


 

ÜNİVERSİTE  SUSTURULMALIDIR!

DR.CEM  ŞAHAN

Akademisyenlerin,  akademinin  susması  lazım.

Yeni  Pazar  alanları  lazım  sisteme.

Yeni  Barış  içinde  tüketecek  insan  yavruları..

Akademinin  susması  lazım.

Bilimsel  bilginin  ıssız bir  adaya  hapsedilmesi  lazım.

21. yüzyılın  Ortadoğu’sunda  savaşlar  engeldir  tüketime..

Artık  silah  endüstrüsini  aşacak  icatları  var  21.  Yüzyılın..

Akademinin  son  fısıltılarının  dahi  susturulması  lazım.

Gerçek  demokratik  taleplerin  yansıtılmaması  lazım  geleceğe..

……………

Ülkenin  her  yerinden  Üniversiter  baskıya  dair  haberler  yansıyor  kamuoyuna.

Demokrasi  talepleri  nedeniyle  zülüm  gören  öğrenci  ve  öğretim  üyesi  haberleri  süslüyor  sayfaları.

Bu  bahar  havasında(?)  anlam  veremiyorum  yaşananlara.

Bu bahar  kimin  baharıdır?

Bu  bahar  sermayenin  baharı mıdır?

Bu  bahar  alın teri  üzerinden oynayanların  baharı mıdır?

Bir    kaos  yaşadıklarım.

Yaşananlar..

…………………….

Dün  İzmir’de  konuştu  Akademi.

Ve  yaşananlara  dair  ipuçları  sundu  bizlere:

Üniversitelerde öğrencilere ve öğretim görevlilerine yönelik baskı giderek artıyor. Çıkan her muhalif ses, hükümet karşıtı etkinlikler ve eylemler, hak ihlallerine yapılan itirazlar, sosyal hak talepleri üniversite özel güvenlik birimlerince ve kolluk kuvvetlerince şiddet kullanılarak bastırılıyor. Üniversite yönetimleri öğrenciler hakkında soruşturma başlatıyor, polis fezlekelerine dayanılarak yargı organları tarafından davalar açılıyor, öğrenciler tutuklanıyor.

Bu baskı rejimi neredeyse 12 Eylül askeri darbesinin uygulamalarını aratmayacak bir niteliğe ulaşmış bulunuyor. Türkiye’nin her üniversitesinden benzer haberler geliyor, taşra üniversitelerinde ise durum daha vahim. Üniversitelerin içerisinde özel güvenlik birimlerinin arttırılması, sivil polislerin üniversite içerisinde istediği gibi davranması ve polisin üniversite içinde ve dışında öğrencilere uyguladığı taciz artık önü alınmaz boyutlara ulaşmış bulunuyor.

Bu baskı rejiminin en sert şekilde uygulandığı yerlerden birisi de Pamukkale Üniversitesi. 2 Kasım günü cezaevlerinde yüzlerce siyasi tutuklu ve hükümlünün katıldığı açlık grevlerine dikkat çekmek amacıyla basın açıklaması yapmak isteyen öğrencilere, özel güvenlik görevlileri ve polis sert bir şekilde müdahalede bulundu. Yapılan müdahalede gözaltına alınan öğrencilerin dışında, yapılan ev baskınlarıyla birlikte gözaltına alınan öğrenci sayısı 91’e ulaştı. Gözaltına alınan öğrencilerin tamamı emniyet müdürlüğü, savcılık, nöbetçi mahkeme aşamalarında serbest bırakıldı. Serbest bırakılmalarından birkaç gün sonra 102 öğrenciye dava açıldı, 38 öğrenci hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Tutuklama kararı çıkarılan öğrencilerin 26’si tutuklandı, haklarında yakalama kararı çıkarılan 12 öğrenci ise hala aranıyor. İddianamede öğrencilere getirilen suçlama açlık grevlerine dikkat çekmek için kampus içinde yapılan yürüyüş ve basın açıklamasına katılmış olmalarıdır. Davadaki müşteki ve öğrenciler aleyhine ifade vermiş olan tanıkların tamamı güvenlik görevlileridir.
 

Davada tutuklu olarak yargılanan öğrencilerden Nupelda Ermiş, hakkında yakalama kararı çıkarıldığını öğrendikten sonra mahkemeye kendi rızasıyla ifade vermeye gitmiştir. Buna ragmen mahkeme heyeti Nupelda Ermiş hakkında tutuklama kararı vermiş, ancak bu karara heyet başkanı dahi muhalefet şerhi düşmüştür. Mahkeme başkanının bile tutuklanmasına itiraz ettiği öğrencilerin tutuklanmalarının yegâne sebebi üniversitedeki muhalif seslerin bastırılma çabasıdır. İddianameye esas teşkil eden açlık grevleri ile ilgili basın açıklaması öğrencilerin düşüncelerini açıklamalarından ibaret olan bir eylemdir. Açıklamanın tek olumsuz tarafı özel güvenliğin ve rektörlüğün isteği doğrultusunda kampüse giren polisin açıklamaya müdahalesidir. Öğrenciler kendilerine yönelen şiddet karşısında kendilerini savunmuşlar, bu dahi iddianamede öğrencilerin güvenlik görevlilerine saldırısı şeklinde yer almıştır. İddianamede açlık grevleriyle ilgili çeşitli ajanslarda çıkan haberler örgütsel talimat gibi gösterilerek öğrencilerin yaptığı basın açıklaması ile açlık grevleri arasında örgütsel bir bağ kurulmaya çalışılmıştır. Açlık grevlerinin 45. gününde gelinen aşamada, sivil toplum kuruluşları, yazarlar, sanatçılar, akademisyenler tarafından çeşitli açıklamalar yapılarak hükümetin tutumu protesto edilmiştir. Bu süreçte, birçok kentte açlık grevlerine dikkat çekmek için çok sayıda eylem yapılmış, polisin müdahale etmediği eylemlerde olay çıkmamış, polisin müdahale ettiklerinde ise çıkan olaylar tutuklamalar ile sonuçlanmıştır. Bu durum açıkça göstermektedir ki sorun gerçekleştirilen eylemlerle, açıklamalarla değil güvenlik görevlilerinin temel hak ve özgürlükleri ihlal eden uygulamalarındadır.

Sadece bir basın açıklamasına katıldıkları için öğrenciler beş aydır cezaevindedir. Öğrencilere dönük bu baskının arkasındaki düşünce siyaset yapmalarına engel olmak, siyaset yapmak isteyen öğrencilere gözdağı vermektir. Hakkında herhangi bir işlem bile yapılmasına gerek olmayan böyle bir basın açıklaması için 102 öğrenciye birden dava açmanın başka bir gerekçesi olabilir mi? Bu dava Türkiye’de en çok öğrencinin yargılandığı davadır ve birçok davadan farklı bir şekilde iddianame konusu yalnızca tek bir basın açıklamasıdır. Sadece bir basın açıklamasına katılmış olmak 38 kişinin özgürlüğünün 5 ay süreyle elinden alınmasına ve eğitim haklarının engellemesine sebep olmuştur. Öğrencilerin maruz kaldığı hukuksuzluk bununla da sınırlı değildir. Öğrenciler beş aylık tutukluluk süreleri içerisinde bir cezaevinden diğerine sürgün edilmişlerdir. Kadın öğrenciler gönderildikleri Şakran Cezaevi’nde adli tutuklularla ve itirafçılarla birlikte tutulmuş ve hak ihlallerine maruz kalmışlardır. Bunun üzerine bu öğrenciler açlık grevine başlamıştır. Bugün adliye binasına getirilen 6 kadın öğrenci hala açlık grevindedir. Denizli Cezaevi’nde tutulan erkek öğrenciler üç kişilik koğuşlarda 4 ay boyunca sekiz kişi kalmışlardır. Kaldıkları koğuşlar yemek, temizlik ve sağlık koşulları açısından oldukça kötü durumdadır.

Bir temele dayanmayan bu davada tutuklu bulunan tüm öğrencilerin bir an önce tahliye edilmesini bekliyoruz. Bütün tutuklu ve hükümlü öğrenciler için özgürlük ve adalet talebimizi yüksek sesle tekrar ediyoruz..

 

28 Mart 2013 Perşembe


 
BEN  YAZICI  DEĞİLİM!

DR.CEM  ŞAHAN

            Geçmişe  ait  cümleler  kurmak  gelmiyor  içimden.

            Geçmişi  silinmiş  bir  amnezi  hastası  var  belleğimde..

            Onca  yaşanmışlıklar, eziyet, cefa  niye?

            Kimse  onlara  dair  dizeler  düzmüyor  artık.

            Bir  küreselleşme  masalı,

            Sorma  gitsin.

            Satırlar, kelimelerden  oluşmuyor  artık.

            Yaşamlar  eşitsizlikler  üzerinden,  yeni  pazarlar  arıyor.

            Sel  suları  yutmuş  Bedirhan’ı,

            Kimin  uğrunda  acıların  keskinliği?

            Ve  kim  isteyebilir  bir  acı  üzerine  naneli  limon?

            ……………………

            Biriktirmiyor  insanlar  21.  Yüzyılda..

            Hafızalar günlük.

            Yoksa  bunca  acı  nereye  gider?

            Hani  bizim  gül  bahçeli  evlerimiz  olacaktı  kıvamında    buruntusu  bizimkisi..

            Ya  da  ‘’Güneşli  Günler  Göreceğiz  Çocuklar’’  dizelerinin  verdiği  umutsuzluğun  yitimi  biraz da.

            Ve  elleri  ile,  alın terleri  ile  kazanılmış  ekmekler  üzerinden  oyunlar.

            Siyasi 

            Düzeysiz  oyunlar..

            …………………

            Ben  Mehmet  Yazıcı  değilim.

            Her  yazdığım  okunsun.

            Yorum  yapılsın.

            Vicdanın  sesini  aktarmak  o  kadar  kolay  değil  bu  yüzyılda..

            Ve  kent  sirkeden  yeni  çıkmış  yeni  bit  yavruları  için  methiyeler  dizerken..

            …………………..

            Bu  kentte  800  gündür  bir  Ortaçağ  hikayesi  sürer  gider.

            Cadı  avı  üzerinden  şekillenir  çadırlar.,

            Orda  uzakta,

            Bir  derme  çatma  bir  çadır  vardır.

            İçinde  kısık  yanan  bir  soba..

            Belleğini  yitirmiş  bir  kentin,

            Vicdan  muhasebeleri  yapılır.

            Namus  üzerinden  şekillenir  ekmek.

            Bu  çadır  sürdü,

            Sürecek..

            Ve  o  vicdan  yoksulu  ‘’SAĞLIK  İSTİRMAR PADİŞAHLARI’’,

            Bir  gün  alın terinin  yoğunluğundan  boğulacak.
 

            ……………..

            Ben  söyledim  size,

            Ben  Mehmet  YAZICI  değilim.

            Anlatamam  bu  ortaçağ  masalını  size,

            Belki  zülüm  anlatılmaz,

            Yaşanır  ve  hissedilir  ondandır belki..

            Ve  yaşam  alın terinin  ve  emeğin  süzgecinden  kalandır..

            Bir  de  küçük  umutlarımız..  

           

 

15 Nisan 2012 Pazar

OKULLARDA SÜT DAĞITIMI

OKULLARDA  SÜT  DAĞITIMI

DR.CEM  ŞAHAN
     Ben Kapitalizmim ve uykumda "daha ucuz işçi..." diye sayıklarım.
              10  Nisan  civarında  öğrendim.

            Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan "Okul Sütü Projesi" nin  hayata  geçirileceğini…

            Tüm  neoliberal  yaklaşımlardan  bağımsız  olarak  bu  projenin  temel  çıktısı,  Sosyal  devlet  olma  gereğidir.

            O  kadar  unuttuk ki, bu  bana  iyi  geldi.

            2008  yılında,  SAMSUN  ÇOCUK  RAPORUNU  hazırlarken,  köy  okullarında yoksulluğun  çocuklar  üzerine  etkilerini  çok  açık  şekilde  görmüştüm..

            Vezirköprü’nün, Ladik’in, Asarcık’ın, Ayvacık’ın  köylerinde  okul  çocuklarını..

            Rapor’un  başlangıcı  şöyleydi:

            ‘’Sağlıkta bölgesel  eşitsizlikler, Türkiye’de  olduğu  gibi  Samsun  il  merkezi  ve  ilçe  köylerinde de  geçerlidir. Söz  konusu  eşitsizlikler  en  çok  toplumun  ekonomik  alt  grupları , çocuklar, yaşlılar, kadınlar  , özürlüler  için  risk  oluşturmaktadır. Sağlık  açısından  daha  duyarlı  olmaları, ve  potansiyel  risklere  açık  olmaları  nedeniyle  çocuklar  sağlıktaki  eşitsizliklerden  daha  fazla  etkilenmektedir. Yoksulluk  artıkça, her  aşamada  sağlık  düzeyi  kötüleşmektedir.’’

            Ve  raporu:

            ‘’Devletin yeniden yapılanma süreci nedeniyle kamunun daraltılması, kamu kurumlarının örgütsel ve finansal olarak giderek zayıflaması Samsunda Çocuk Sağlığını olumsuz etkilemektedir.’’ diye  bitirmiştik. 

Kentte/ülkede  çocuk  yoksulluğu  artıyor.

Yoksulluğun çocuklar üzerindeki en sık görülen etkisi, beslenme yetersizliğidir. Yoksulluk, eve giren besinlerin yetersizliğine, ev içi stres ve annenin kronik yorgunluğu nedeniyle anne sütünün erken kesilmesine, annenin beslenme yetersizliğine ve bebeklerin düşük doğum ağırlıklı olmasına, sağlıksız fiziksel ortama ve yetersiz sağlık hizmetine neden olarak çocuklardaki beslenme yetersizliğinin temel belirleyicisi olarak rol oynamaktadır.


 Yoksulluk annelerin eğitimsizliği yoluyla da beslenme yetersizliğine katkıda bulunmaktadır. Bütün bölgelerde yoksulluk arttıkça düşük ağırlıklı çocuk oranının da arttığına dikkat çekilmektedir. Dünyadaki beş yaş altındaki çocukların yüzde 27'sinin ağırlığının yaşına göre düşük olduğunu ve bunların da büyük bir kısmının gelişmekte olan ülkelerde yaşadığını tahmin etmektedir.

Bu  kentte  dair  hazırladığım  Çocuk  Yoksulluğu  Raporu’nda da:

‘’Samsun'da çocuk yoksulluğu hızla artmaktadır. Samsun'da kalkınma modeli olarak yapılandırılan politikaların halkın ve özellikle çocukların yoksulluğunu gidermede yetersiz kalmaktadır ve gelir adaletsizliğine yol açmaktadır. Samsun kırsalının marka yolculukları, Avrupa Birliği (AB) hayalleri, strateji programları ile kaybedecek zamanı yoktur.

 Kent-kır eşitsizliği çocukların gelişimi önünde ciddi engeller oluşturmaktadır. Çocuklar arasında eğitim eşitsizliği belirginleşmektedir. Kırsal alanlarda annelere ve çocuklara yönelik sağlık hizmetlerine ulaşma zorlaşmaktadır. Sosyal güvenlik ve sağlık sigortası sistemleri dağınıklığı belirginleşmektedir.

 UNİCEF'in de belirttiği gibi yoksulluğun tek bir göstergesi yoktur ve bu nedenle nicel terimlerle ifadesi her zaman kolay değildir. Yoksulluk çocukların hem biyolojik hem de zihinsel potansiyellerini olumsuz etkiler.

 Samsun'da çocuk yoksulluğunu izlemek, etkilerini kamuoyuna anlatmak ve çözümler üretmek üzere Çocuk Yoksulluğu Merkezi kurulmalıdır. Samsun'da işsizliği azaltacak ve toplumsal eşitsizlikleri düzeltecek sosyal program acilen başlatılmalıdır. Kaynakların kullanımında en dezavantajlı çocuklara öncelik verilmelidir. Çocukların hepsine sağlık güvencesi sağlayacak çocuklara ücretsiz sağlık hizmeti yasası için siyasilere sivil baskı yapılmalıdır’’  diye  cümleler  kurup:

‘’Anaokulu ve ilköğretim öğrencilerine günlük ücretsiz süt verilmelidir. Eğitimin tüm aşamalarında sağlıklı beslenme önemlidir. Ancak özellikle anaokulu ve ilköğretim birinci kademe öğrencilerinin diğerlerine göre daha dikkatli ve sağlıklı beslenmeleri gerekmektedir.’’  önerisinde  bulunmuştum.

Bu  kentte her  gün, aynı anda hem sosyo-ekonomik dezavantaj hem de kimlik bazlı ayrımcılık yaşayan grupların mağduriyetlerinin birbirine eklemlenerek her boyutta nasıl arttığını ve kalıcılaştığını gözler önüne seren  olayları, izliyoruz…

Dünya Sağlık Örgütü’nün Health Policy for Children and Adolescence (HBSC) raporuna göre Türkiye, 11-15 yaş çocukların sağlıkşikâyetlerinin (baş ağrısı, karın ağrısı, yorgun ve sinirli hissetme, endişeli hissetme, uyku bozukluğu,baş dönmesi) en yüksek olduğu ülke. Diğer yandan aynı rapora göre ailenin geliri düştükçe çocukların sağlık şikâyetleri artıyor. Rapor bu durumun çok çeşitli faktörlere dayanabileceğini vurguluyor ki bu faktörlerden biri gıda yoksulluğu olarak ortaya konuyor.

Hangi  amaçla  tasarlanmışsa tasarlansın, Okullarda  Süt  Dağıtımı  Projesi, çocuk  yoksulluğuna  küçük bir  merhemdir…

Kusursuz  işlemesi , okullarda  ücretsiz öğlen  yemeğine  dönüştürülmesi  talep  edilmelidir.

4 Nisan 2012 Çarşamba

GELECEK  ATÖLYESİ

ÖZELLEŞEN  TELEKOM VE  TEKEL  İŞÇİLERİ  ve  12  EYLÜL  ÜZERİNE ?

DR.CEM  ŞAHAN

Sistemin  temel  bunalımı  üzerinden  işledi  bu  ülkede/kentte  özelleştirmeler. Başlangıçta  önemli  dirençler, mücadeleler  oldu.  Kıyımlar, yıkımlar oldu.

Yıkılan  aileler..

Huzursuz  çocuklar…

Evde  bir  matem  havası  ile  yenilen  yemekler..

İlgisiz  kalan  bebeler..

Yeni  işyerlerinde  yaşanan    bilmezlik…

Özelleşen  işyerlerinde  kalanlardaki  yalnızlık..

Yabancılaşma…

Zorunlu  itiat..

Düşünüyorum da bu  kentte   özelleştirme  sonrası mağdur işçinin  evinde neler  yaşandı.  Kimlerin  hayatı  etkilendi?

Çocukların  eğitimi  aksadı mı?

Çocuklar  ağladı mı?

Kaç  gün  o  yuvalarda  hüzün  hüküm  sürdü?

Kaç  işsiz  depresyona  girdi?

Kaç  işsiz  intihar  etti?

Kaç  özelleştirme  mağduru  anti-depresan  ilaç  kullanıyor?

O  süreçlerden  ruhlarında  neler  kaldı..

Yaşanan  zorunlu  göçler, evden  ayrılmalar  çocukların  kalplerinde  hangi  izleri  bıraktı?

Türkiye’de  özelleştirmelerin   insanı  boyutu  hiç  tartışılmadı.

Bilimsel  yönden  sosyolojik  ve  psikolojik  olarak  akademik  çalışmalar  yapılmadı..

Çünkü  12  Eylül’ün  akademisyenleri  neoliberal  sisteme bilimsel  katkı  yapmak misyonunun  yerine  getiriyordu.

Bilgi  iktidarını,  bu  yoksul   insanların  kandırılmasına  araç  olarak  kullanıyorlardı.

Çünkü  onlar  piyasa  ve  sermaye  için kirli  bilgiyi  yayan  zavallılardı.

………………….

Dün  hastanede rastladım  ikisine..

Telekomu  anlattılar  bana..

Tekeli  anlattılar..

20 yıl sigara  fabrikasında  çalışan  işçinin  ne  işi  vardı  hastane  kadrosunda..

Ya  da  17  yıldır  telefon  hattı  tamiri  yapan  o ürkek  memurun..

……………………

Ankara  tiyatro  alanı  gibiydi  dün..

12  Eylül’ün  bu ülkede  açtığı  özelleştirme  yaralarını  kurutabilecek misiniz  mesela?

Eğitim  sisteminizin  yok  ettiği  Yağmurları  geri  getirebilecek misiniz?

Engin Yıldırım.

51 yaşındaydı.

‘’Türk Telekom’da çalışıyordu./Özelleştirmeden sonra OMÜ Merkez Santralleri’ne gönderildi çalışmak için. 9 Mayıs Pazartesi günü Ziraat Fakültesi santralinin onarımı için görevlendirildi. 35 bin watt’lık elektrik direğinde yüksek gerilimde yaşamını yitirdi. Evliydi. 2 çocuğu vardı. Böyle bir görevi, sorumluluğu var mıydı? Telefon direğinde nasıl yüksek gerilim olurdu? Yetkisi, eğitimi neydi? Bilmiyorum.’’  cümleleri  yaşasın  piyasa, yaşasın  sınırsız  sermaye  diyen  12  Eylül’ün neresinde  duruyor  acaba?

Bu ülkedeki/kentteki  özelleştirmeler  ve  mağdurları, 12  Eylül’ün  ürünleri midir?

Gerçekten  çok  vicdanlı  bir  açıklama  yaptı  Türk  Tabipleri  Birliği..

‘’Yargılaması sembolik olanın demokrasisi de semboliktir!

 Bugün 12 Eylül 1980 darbe heyetinin iki baş aktörünün yargılanması başlıyor. Çok şey yazıldı, çizildi; daha da yazılacak, söylenecektir.Davanın iki kişiyle ilgili açılmış olması nedeniyle sembolik anlamına vurgu yapılıyor.2012 yılında, otuz yılı aşkın bir süre sonra Türkiye sembolik anlamı olan bir yargılama yapıyor.

 Neden?

 12 Eylül’ü yargılamak açısından sembolik bir irade/iktidar mı vardır ki yargılama özgürce ve bütün kapsamıyla karşılık bulmamaktadır?

Darbenin 24 Ocak 1980 kararlarıyla ilgisi, Amerika’nın hamiliği/izin verip desteklemesi, yol göstericiliği, Genelkurmay’ın emir komuta içerisinde yerine getirişi, (düşüncesi iktidarda olup yargılananların da olduğu) darbenin esas olarak emek/emekçiler, özgürlük, eşitlik, adalet isteyenleri hedef aldığı, sermayenin memnuniyetle karşıladığı ve çizilen çerçevenin ruhuna uygun bir ekonomi politikanın o günden bu yana izlendiği biliniyor.