2 Kasım 2013 Cumartesi


            SAMSUN’DAN  SAĞLIKTA DEVRİM HASTANELERİ VE  HALK  SAĞLIĞI, KENT , SENDİKACILIK  ÜZERİNE……

            DR.CEM  ŞAHAN*

            Kent toplumbilimcisi Robert Park’ın deyişiyle kent:

            ‘’İnsanın içinde yaşadığı dünyayı daha çok gönlüne göre yeniden yapmada en başarılı girişimidir. Ama eğer kent insanın yarattığı dünyaysa bundan böyle orada yaşamaya mahkûm olduğu dünyadır da. Böylece dolaylı yoldan ve görevinin doğasına dair hiçbir açık algısı olmadan kenti yaparak insan kendini yeniden yapmıştır.

            Ne tür bir kent istediğimiz sorusu ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve güzel duyu değerleri arzuladığımız sorusundan ayrılamaz. Kent hakkı kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Ayrıca bireyselden çok ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek üzere ortaklaşa bir gücün kullanımına dayanır. Kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğünün en değerli ama aynı zamanda en çok ilgisiz kalınmış insan haklarımızdan biri olduğunu ileri sürmek isterim.

            Başlangıçlarından beri kentler bir artı-ürünün coğrafî ve toplumsal yoğunlaşmaları sayesinde yükselmiştir. Bu nedenle kentleşme her zaman için sınıfsal bir görüngü olagelmiştir çünkü artıklar bir yer ve kişiden sağlanırken onların harcanmalarının denetimi tipik olarak birkaç elde toplanır. Bu genel durum elbette kapitalizmde de sürer; ancak kentleşme bir artı-ürünün harekete geçirilmesine dayalı olduğundan kapitalizmin gelişimi ile kentleşme arasında yakın bir bağlantı ortaya çıkar. Sermayedarlar artı-değer üretebilmek için artı-ürün üretmek zorundadır; bu üretilen değer de sonrasında daha çok artı-değer meydana getirmek için yeniden yatırıma dönüştürülmelidir. Sürekli yeniden yatırımın sonucu kapitalizmde kentleşmenin büyüme çizgisiyle paralel olarak artı-üretimin bileşik oranda genişlemesidir -sermaye birikimi tarihine eklemlenen lojistik eğriler (para, çıktı ve nüfus) bunun sonucudur.’’(1)

            Kentleşme  rantsalı, kentin  insanlarının  sağlık  hakkı, kent  hakkı hepsi  piyasanın  vahşi  saldırısı  altındadır.

            Geçen  yıl  TTB  ‘’Mesleki  Kanserler’’  adlı  bir  çeviri  kitap  yayınlamıştı.  Kitabın  5.  Bölümü Sendikalar İçin de Kanser Bir İktidar Sorunudur  başlığını  taşıyordu(2).

            ‘’Sendikal hareketin elinde kanser riski oluşturan çalışma koşulları üzerinde etkili olmak gibi büyük bir işi vardır. Bu işin önündeki engeller aşağıda sıralanmıştır.

            Kanser oluşumunda çalışma koşullarının oynadığı rolü kamunun dikkate almaması. Endüstrinin örgütlediği, kasıtlı yönlendirmelerden, medikal araştırmaların boş bıraktığı alanlara dek değişen geniş bir çerçevede etkenler bir dizi bilgi ve sosyal görüş eksikliğine bağlanmaktadır.

            *Sendikal hareket çalışma koşullarını iyileştirecek acil eylemlere kilitlenmiştir. Genellikle, işte olan maruziyetle kanser gelişimi arasında uzun bir zaman geçer. Çoğu durumda, kurbanlar artık aynı şirkette çalışmamaktadır. Bunlar da çalışma koşulları ve kanser arasında bağlantıyı kurmayı zorlaştırır.

            *Kanserle mücadele, bir üretim sistemini oluşturan tüm teknik seçimlerin eleştirel olarak incelemesini gerektirir. Bu hiç de kolay değildir. Öyle ya da böyle, işçiler yaptıkları işle bir tutulmaktadır. Bu da geri durup, diğer seçenekleri görmeyi işverenlerin işten atma tehditiyle karşılık verdikleri şantajla da durum tamamlanır. Sendikal hareket, ekonomik büyüme ile sahip olmadığı erdemlerin kafalara soktuğu yüksek üretim inancını içinde barındıran egemen ideolojiye sıklıkla duyarlıdır.’’

            Aynı  makalede:

            ‘’Kanserlere karşı sendikal mücadele, çevre koruma grupları, halk sağlığı kurumları ve kanseri önlemek için çalışan diğer aktörler ile stratejik bir ittifak oluşturabilir. Kansere ilişkin halk sağlığı politikaları, çalışma koşulları ve üretim süreçlerini gözardı etmektedir. İşyerlerini, “özel alanlar” olarak görmek ve tartışılmaz olarak işverenlerin korunması eğilimindedirler. Ticari sırlar ve tehlikeli ürünlerin pazarlanması konusunda akıllarda soru oluşturmaya isteksizlerdir. Tek istisnası tehlikeli maddeler ve zararlı üretim süreçleri için getirdikleri yasaklamalardır.’’

            Eylül  ayında,  DİSK  Dev  Sağlık  İş  Sendikası  Samsun  Şubesinin  Samsun  Gazi  Devlet  Hastanesinde  yemek  dağıtımının  6  no’lu  plastik  ile  yapılması ve  halk  sağlığı  konusunda  bilimsel  çalışması Samsun  gündeminde  epeyce  yer  aldı.

            Sendikal  hareketlerin, adında  sağlık  olan  bir  sendikacılık  akımlarının halk  sağlığına  karşı  tehdit  oluşturanlara  karşı  eylemsellikleri  yeni  değildir  elbette. Ama  Samsun  yerel  örneği  açısından, yoksul  hastanelerine  dönüştürülmüş  Sağlıkta  Devrim  Hastanelerinde  kamu yönetimsel  yaklaşımı  analiz  etme  açısından  bu  örneği  sizlerle  paylaşmak  istedim:

            Önce  30  Ağustos  Dev  Sağlık  İş  aşağıdaki  basın  açıklaması yaptı:

            Plastik Geri Dönüşüm İşaretleri

            HASTA  YEMEKLERİ  KANSEROJEN  6  NO’LU  PLASTİK  İLE  VERİLİYOR?

            Neden?

            Ağustos  2011’de  yaptığımız  basın  açıklamasında; Gazi  Devlet  Hastanesinde, yemek  hizmeti veren firmanın, yüksek elektrik fatura yükü nedeniyle, yemekhanedeki bulaşığı soğuk suyla sağlıksız bir şekilde yıkadığını açıklamış, soğuk suda yıkanan kap kacaktan, yatan hastalar ile hastanede çalışan 1500 personelin yemek yediğini belirtmiştik.

            Bundan  sonra  Samsun  Sağlık  Müdürlüğü  ve/veya  Samsun  Valiliği  bir  çalışma  yaptı mı?

            Hayır.

            Hastane  yönetimi  ve  yemekhaneden  sorumlu  idari  kadro  ne  yaptı?

            Hastane  yemeklerini, hastalara  sıcak  yemeklerin  konulamayacağı  6  nolu  plastik  kaplarla    dağıtmaya  başladı.

            Bir  çok  kez  uyardık.

            Bilim  adamlarından  görüşler  aldık..

            Hem  hasta  psikolojisi,  hem  de  hasta  sağlığı  açısından 6  no’lu  plastik  ile  sıcak  yemek  servisi  yapılamayacağını  öğrendik. Ve  anlatmaya  çalıştık.

            Sağlıkta  Devrimin  Hastanelerinde,  sıcak  ile  birleştiğinde  kanserojen  madde  alınımına  neden  olan  bu  kaplar  ile  hastalara  yemek  verilemeyeceğini  belirttik.

            Bu  ısrar nedendi?

            Sıcak  su  ile  yıkanan  bulaşığın  artan  masrafları  olabilir mi?

            Yani  piyasacı  bulaşık  hizmetleri..

            Nedir bu  6  no’lu  Plastik?

            Hazır satılan tavuklarda, tavuğun altındaki köpük tabağı bilirsiniz. Ya da kolilerin içindeki elektronik cihazları darbeden korumak için kenarlara koyulan birbirine yapışık o küçük yuvarlak köpükleri. Çoğumuz o köpüğün bir tür plastik olduğunu bile bilmeyiz. Bu malzeme, Benzen denen bir maddeden imal edilir. Benzen, insan için kanserojen bir madde olarak bilinir. Uzmanlar  bu  plastik  türünün  sıcak  ürünler  ile  kullanılmayacağını  sadece  soğuk  ürünler  ve  darbe  koruyucu  olarak  kullanılmasını  öneriyor..

            AKADEMİK BİLGİ

            Plastik  üzerinde-genellikle  altında-   yapıldığı  maddeye  göre, 1den  7 ye  kadar  numaralama  yapılmaktadır. Öncelikle, Plastik bir malzemenin üzerinde bu işaretlerden birini göremezseniz bunlardan  uzak  durulmalıdır. Çünkü hangi plastikten imal edildiğini bilmiyorsunuz demektir.  

            1. PETE veya PET

            PETE veya PET Polyethylene Terephthalate'in kısaltmasıdır. Çok yumuşak, şeffaf ve gıdalarda TEK KULLANIM İÇİN güvenli olduğu kabul edilir. Çoğu su, meşrubat ve diğer içecek şişeleri bu malzemeden imal edilir. Dondurulmamalı, bulaşık makinesinde yıkanmamalı ve mikrodalga fırında kullanılmamalıdır. İçinde bulunan gıda maddesine herhangi bir zararlı madde sızdırmaz. Ancak tekrar kullanım için yeterince temizlenemez ve tekrar kullanıldığında zararlı bakteriler ürer. Bu yüzden PET şişeleri tekrar tekrar kullanma alışkanlığını bırakmamız yararımıza olur.

            2. HDPE

            HDPE High-Density Polyethylene (Yüksek Yoğunluklu Polietilen)'in kısaltmasıdır. Gıdalarla kullanımının güvenli olduğu kabul edilir. BPA içermez. Bulaşık makinesinde yıkanabilir, mikrodalga fırında kullanılabilir.

            3. V veya PVC

            PVC Polyvinyl Chloride'in kısaltmasıdır. Gıdalarla kullanılmamalıdır. İçindeki zararlı maddeleri gıdalara sızdırır.

            4. LDPE

            LDPE Low-Density Polyethylene (Düşük Yoğunluklu Polietilen)'in kısaltmasıdır. Bu malzeme de HDPE gibi gıdalarla birlikte kullanılabilir. Bulaşık makinesinde yıkanabilir, mikrodalga fırında kullanılabilir.

            5. PP veya PE

            PE Polietilen'in kısaltmasıdır. En güvenli plastik türü olarak kabul edilir. 2 ve 4 numara bu maddenin düşük ve yüksek yoğunluklu halidir. İçinde barındırdığı gıdalara sızdırdığı bilinen herhangi bir zararlı madde yoktur. Bulaşık makinesinde yıkanabilir, mikrodalga fırında kullanılabilir.

            6. PS

            PS Polystyrene'in kısaltmasıdır. Hazır satılan tavuklarda, tavuğun altındaki köpük tabağı bilirsiniz. Ya da kolilerin içindeki elektronik cihazları darbeden korumak için kenarlara koyulan birbirine yapışık o küçük yuvarlak köpükleri. Çoğumuz o köpüğün bir tür plastik olduğunu bile bilmeyiz. Bu malzeme, Benzen denen bir maddeden imal edilir. Benzen, insan için kanserojen bir madde olarak bilinir. Bu madde  kesinlikle  sıcak  gıda  sunumu  için  uygun  değildir.

            7. DİĞER

            7 numara belirli bir tür malzemenin numarası değildir. İlk 6 tür haricindeki malzemeler anlamına gelir. Genellikle BPA denen o zararlı maddeyi içerirler. Ancak içermiyor da olabilir. Bu yüzden, yukarıda da söylediğim gibi, eğer bir malzemenin üzerinde 7 işareti varsa, cam gibi parlak ve sertse, büyük ihtimalle BPA içeriyordur ve güvenli değildir.

            Bu  bulgular  iddia  değildir.

            Üzerinde  tartışma  olmayan  bu  bilimsel  gerçeklerdir.

            Sıcak  su  parası ve  bulaşık  malzemesi parası  nedeniyle,  2  yıldır  hastalara  bulaşık gerektirmeyen bu  kanserojen  maddeler  ile  sıcak  yemek  sunan  Sağlıkta  Devrim Hastanelerinin,  yöneticileri  bu  konuda  ne  düşünmektedir?

            Uygulamanın  başlatıcısı bu  hastanenin  Eski  Başhekimi  ne  düşünmektedir?

            Bu  hastanenin  yeni  yöneticisi  ve  başhekimi  ne  düşünmektedir?

            Yemekhaneden  sorumlu  idare  kadro ne  düşünmektedir?

            Bu  açıklamalardan  sonra  bu  ilin  HALK  SAĞLIĞI  KURUMU  BAŞKANI  ve/veya  SAĞLIK  MÜDÜRÜ

            ‘’Evet  Hastane  yöneticileri, personele 1500   porselene  tabak  ile  yemek  servisi  yapmaktadır.  Ama  2  yıldır  hastalara  sıcak  yemek  sunumu  yapılamayacak, kanserojen 6  no’lu  plastik  ile  yemek  vermişlerdir’’

            Diyebilecekler mi?

            Bu  konuda  Samsun  Valisi  Halkın  sağlığını , hem  de  hasta  halkın  sağlığı bile  bile  tehlikeye  atan  yöneticiler  hakkında  yasal  bir  soruşturma  başlatabilecek midir?

            Kısacası  samimiyetin  ve  vicdanın  neresindeyiz?

            Açıklama  böyleydi. Samsun  yerel  basını  iktidar  kokulu  gazetecilik  ve  medya  anlayışı  2-3  yürek  dışında  bu  haberi  görmedi. Samsun  Arena  gazetesinde  açıklama  yer  aldıktan  sonra  ertesi  gün  yer  alan  haber  şöyleydi:

            ‘’Görüş almak istediğimiz Samsun İli Kamu Hastaneler Birliği Genel Sekreteri Hasan Rıza Aydın, “Şimdi bir hastam var hastamla ilgileniyorum. Siz konu ile ilgili Tıbbi Hizmetleri Başkanı A. Ahmet İsmailoğlu ile görüşün” dedi. Tekrar soru sorulması üzerine ise “Şu an araba kullanıyorum hastaneye gidiyorum siz onunla görüşürseniz iyi olur” diyerek görüşmeyi bitirdi. Tıbbi Hizmetler Başkanı İsmailoğlu ise Bafra’da cenazede olduğunu ve iddianın ciddi bir iddia olduğunu belirterek Gazi Devlet Hastanesi yöneticileriyle görüşerek telefonla gazetemize bilgi aktarılacağını belirtti. İsmaioğlu’nun görüştüğü Gazi Devlet Hastanesi Yöneticisi Hikmet Tereci ise iddianın yersiz olduğunu kaydetti. Tereci, yemek alım ihalesini biz hastane olarak kendi başımıza yapmıyoruz. Bunu Kamu Hastaneler Birliği Genel Sekreterliği yapıyor. Ayrıca Samsun’da sadece Gazi Devlet Hastanesi değil Eğitim Araştırma Hastanesi, Üniversite Hastanesi ve diğer hastanelerde köpük tabldot uygulaması var. Bu uygulamanın sadece Gazi Devlet Hastanesinde çıkması çok manidardır” dedi.

            BAKANLIK VE TSE’DEN ONAYLIDIR

            Tereci, yemek ihalesinin genel sekreterlik bazında yapıldığından dolayı kendilerinin konuya çok fazla vakıf olmadıklarını ve yemek alımı yapılan şirketle görüştükten sonra tekrar bilgi aktarımında bulunacaklarını belirtti. Şirketle ve Kamu Hastaneler Birliği Genel Sekreterliği ile görüştüğünü kaydeden Tereci, “Şirketin Bakanlık ve Türk Standartları Enstitüsünden onaylı belgeleri mevcut. Yemek dağıtımı yapılan köpük tabldotta kanserojen madde içermesi mümkün değildir. Zaten Bakanlığımızda yemek dağıtımında kullanılacak tüm envanterlerin gerekli kontrollerini yaptıktan sonra izin veriliyor. Aksi taktirde bu işi almanız mümkün değildir. Bizlere yemek dağıtımı yapan İzmirli firma sadece hastanelere değil çoğu devlet kurumuna da yemek dağıtımı yapıyor” diye konuştu.

            Bu  haber  İHA  aracılığıyla  tüm  yerel  ve  ulusal  basına  servis  edildi. Aynı  gün  sendika, Sağlık  Bakanına  yazdığı  mektubu  yerel  basınla  paylaştı. 17.Eylül’de Dün  Gazi  Devlet Hastanesi  yönetimi  İHA  aracılığıyla,  aşağıdaki  açıklamayı  yapıp  kamuoyunu  yanıltmaya  devam  etti.  Belge  olarak ta  basına  bu  köpüklerle  ilgili  olarak, İzmir  Halk  Sağlığı  Halk  Sağlığı  Laboratuvarundan  söz  konusu  firmanın, 25.04.2012  tarihinde  yaptırdığı  analizi  içeren  üç  sayfalık  bir  rapor  sundu.  Haber  ajansının  bu  raporunu,  haber  siteleri  ve  yerel  medya  ‘’Asılsız  çıktı’’  şeklinde  verdiler.

            Bir  gün  sonra  sendikadan ‘’SAMSUN  GAZİ  DEVLET  HASTANESİ  YÖNETİCİSİNİ  BİLİMSEL  VE  ETİK  OLMAYA , KAMUOYUNU  YANILTMAMAYA  DAVET  EDİYORUZ.’’  Başlıklı bir  açıklama  geldi:

            ‘’Ağustos  2011’de  Gazi  Devlet  Hastanesinde, yemek  hizmeti veren firmanın, yüksek elektrik fatura yükü nedeniyle, yemekhanedeki bulaşığı soğuk suyla sağlıksız bir şekilde yıkadığını açıklamış, soğuk suda yıkanan kap kacaktan, yatan hastalar ile hastanede çalışan 1500 personelin yemek yediğini belirtmiştik.Bundan  sonra  ne oldu?Hastane  yemeklerini, hastalara  sıcak  yemeklerin  konulamayacağı  6  nolu  plastik  kaplarla    dağıtmaya  başladı.Bir  çok  kez  uyardık.Bilim  adamlarından  görüşler  aldık.. Hem  hasta  psikolojisi,  hem  de  hasta  sağlığı  açısından 6  no’lu  plastik  ile  sıcak  yemek  servisi  yapılamayacağını  öğrendik. Ve  anlatmaya  çalıştık. Basın  Açıklamaları  yaptık.

            Dün  Gazi  Devlet Hastanesi  yönetimi  İHA  aracılığıyla,  aşağıdaki  açıklamayı  yapıp  kamuoyunu  yanıltmaya  devam  etti.  Belge  olarakta  basına  bu  köpüklerle  ilgili  olarak, İzmir  Halk  Sağlığı  Halk  Sağlığı  Laboratuvarundan  söz  konusu  firmanın, 25.04.2012  tarihinde  yaptırdığı  analizi  içeren  üç  sayfalık  bir  rapor  sundu.  Haber  ajansının  bu  raporunu,  haber  siteleri  ve  yerel  medya  ‘’Asılsız  çıktı’’  şeklinde  verdiler.

            Sayın  yönetici ne  demişti  bu  açıklamasında:

            ‘’Samsun Gazi Devlet Hastanesi hakkında kamuoyunda ‘hasta ve çalışanlarına kanserojen madde içeren köpük tabaklarda yemek verildiği ve bunların kanser vakalarına davetiye çıkardığı’ iddia edilmektedir. Gazi Devlet Hastanesi yemek işlerinde hizmet alım yolu ile karşılamaktadır. İlgili hizmet alım sözleşmesinde yemeklerin tek kullanımlık kaplarda sunulması belirtilmiş, ilgili ürünlerin tüm belgelerinin eksiksiz olarak sunulması istenmiştir. (TSE, Tarım Bakanlığı Uygunluk vb) Tek kullanımlık kaplarda yemek sunumu hastalar arası enfeksiyona yol açmamak ve herhangi bir hastalık bulaşmasını engellemek amacı ile yapılmıştır. Gazi devlet Hastanesi’nde kullanılan tek kullanımlık yemek kapları ile ilgili belgeler ekte sunulmuştur. Belgelerde incelendiğinde anlaşılacağı üzere söylenilen iddiaların tamamı asılsızdır.’’

            Şimdi  biz  soruyoruz.

            1-Kamuoyuna  dağıtılan  bu  raporda,  bu  köpüklerde  üretici  firmanın  istenilen  analizleri  yapılmıştır. Bu  analizler  firmanın  isteğiyle,  sıcak  yemek  veya  sıcak  su  ile  dağılım ve  çözülme  analizleri  yapılmadan  Ücret  Karşılığı  yaptırılan  analizlerdir. 6  no’lu  plastik  ham  maddesi  olan,  Amerikan  Kanser  Birliğinin  1.Sınıf  kanserojen  ilan  ettiği  PS  maddesi  analizi, sıcak  ile  mevcut yemeğe ve/veya  sıvıya  dağılım  analizi  yapılmadan  yapılan  temel  analizlerdir.

            2-Bu  analizde  dahi,  durağan  durumda  yani  içine sıcak  bir  karışım  konulmadan  dahi,  sundukları  raporda,  bu  köpüklerde, Çinko, krom, kurşun, baryum  varlığı  kanıtlanmıştır.  Verilen  değerler  sıcak  ile  karışım  olmadan, verilen  değerlerdir.  Ayrıca  bu  değerlerde  bile, bebeklere  dahi  bu  kaplardan  yemek  verildiğinde birikim  olacağı  kaygı  vericidir.

            3-Bu  raporun  dağıtımı,  raporun  altında  belirtildiği  gibi, izin  alınmadan  yasaktır. Bu  izin  alınmış mıdır? Hayır..Tüm  basına  dağıtılan, bir  ticari  firmanın, parası  ile  yaptırdığı  raporda:

            ‘’Bu  Raporun  hiç  bir  bölümü  tek  başına  ve  ayrı  ayrı  kullanılmaz  ve  İzmir  Halk  Sağlığı  Lab.  İzni  olmadan  kullanılamaz’’  denilmektedir.

            4-Sayın  yöneticinin  yaptığı  açıklamada , ‘’Tek kullanımlık kaplarda yemek sunumu hastalar arası enfeksiyona yol açmamak ve herhangi bir hastalık bulaşmasını engellemek amacı ile yapılmıştır.’’ demektedir.  O  zaman  yemekleri  paslanmaz  çelik  ile  dağıtan  diğer  kamu  hastanelerinde  ve  özel  hastanelerinde  sorun  var  demektir.  Aslında  sayın  yönetici, 2011  de  açıkladığımız  gibi  biz  bulaşıkları  sıcak  su  ile  yıkatamıyoruz, onun  için  yemek  hizmeti  sunan  şirkete  destek  amacıyla, bu  kaplarda  sunuyoruz  demektedir.

            5-Sayın  yöneticiye  bizim  basına  dağıtacağımız Türkiye  Kamu  Hastaneleri  Kurumunun  Aralık  2012  tarihli  Yemek  hizmetleri  hakkında  yazısını  hatırlatırız. Sayın  yönetici,  bu  yazının  2.  Maddesinde:

            ‘’Hasta  yemek  servislerinde  ve  personel  yemeklerinde  paslanmaz  çelik  çatal, bıçak, kaşık  takımı  kağıt  poşetler  içinde  kapalı  olarak  sunulacaktır.  Her  hastaya  mutlaka  peçete, ıslak  mendil, kürdan  sunulmalıdır’’  denmektedir.

            Esasında  bu  resmi  yazı  bile,  yöneticinin  kamuoyunu  yanıttığının belgesidir.

            Evet  çelik  materyel  sadece  çalışanlar  için  kullanılmaktadır.

            Bakın  sayın  Yönetici  aynı  yönetmelikte  tek  kullanımlık  yemek  dağıtımının hangi  şartlarda  yapılacağı da  yazılıdır.  (Tabii ki  kanserojen  tek  kullanımlık  materyel  değil):

            ‘’Bulaşıcı  hastalığı  olup, izole  olanlar için’’

            Yani  300  hasta  ve  hasta olmayan  hasta  yakınları  için  değil.

            Sizi  biraz  kamusal  ciddiyete  ve  halk  sağlığını  tehdit  etmemeye  davet  ediyoruz. Tüm gelişmiş  Dünyada  hasta  ve  hasta  yakınlarının  yemek  dağıtımı,  çelik  kaplarda  yapılır.  Bulaşık  hizmetleri  ve  hijyen  kontrolü yüksek  kalitede  yapılır.

            6-Bu  yönetmeliğin  3-4-5-6  sayılı  maddeleri  hastanenizde  uygulanıyor mu? Onu da  ayrıntılı  raporumuzda  açıklayacağız.

            7-Sizde  , bizde  biliyoruz ki  hastane  kanserojen  6  no’lu  köpük  sıcak  yemek  kapları  sadece    ücretli  analizi  kısıtlı  olarak, üretici  firma  tarafından  yapılan  şirketten sağlanmıyor.  Bu  köpüklerin  mutfakta  ve  hastane  katlarında  sıcağa  karşı, steril  olmayan  şartlarda,  yine  steril  olmayan  büyük  boy  torbalarda  günlerce beklediği sizde  biliyorsunuz.  Katlarda, bu  torbaların  çöp  torbaları  ile  aynı  mekana  koyulduğunu  basınla  paylaşmanın da  etik  olmadığını  düşünüyoruz.  Ama  bu  torbaların,  hastane  yemekhanesine  hangi  şartlarda  getirildiğini, katlara  çöp  taşınan, hasta  taşınan, dışı  boyalı , içi  pislik  dolu  asansörlerde , torbası  yırtık  halde, yerlere  konularak  nasıl  aktarıldığını  kamera  kayıtlarınızda  görebilirsiniz  diye  düşünüyoruz.

            8-Hasta  ve  hasta  yakınlarının  sıcak  yemek  konmadan  bile  kokan, bükülen bu  köpük kaplarda  yemek  yemelerin  psikolojileri  üzerinde  yaptığı  etkileri biz yemek  dağıtan  taşeron  işçiler  çok  iyi  biliyoruz. Ya  da  yemekleri, kendi  temiz  porselen  tabaklarına  aktaran  hastaları…

            9-Ayrıca  POLİSTYRENE  VE  CANCER (6  nolu   plastiğin ana  maddesi) (ek 2)  adlı  bilimsel  değerlendirme  yazısını da Türkçesini  kamuoyu  ile  paylaşmadan, Sağlık  Bakanlığına da bugün  gönderiyoruz.

            Sayın  Yönetici,

            Sağlık  hakkını  savunan  sendikamız, sonuç olarak  vergisini  veren, katkı  payı  veren, reçete  parası  veren,  genel  sağlık  sigortası yatıran, sağlık  hizmeti  almak  için bir  hekimin  120.  hastası  olmayı  kabul  eden  bu  yoksul  halkın, Sağlıkta  Devrim  Hastanelerinize derman  aramaya  geldiğinde  bir  tas  çorbayı da  bir  temiz  porselen  kapta –yüksek  kaliteli  , hiyjeni tam  sağlanmış çelik kapta- sıcacık  içmeyi  hak ettiğini  düşünüyoruz.’’

            ……………

            Tarihe  not  düşmek  açısından  sizlere  ulaştırmak  istedim.

            Kentlere  Veba  sütunları  gibi, Kanser  sütunleri  dikeceğimiz  günler  yakındır.

            *Samsun Tabip  Odası  Eski  Başkanı

            (1). Robert Park, On Social Control and Collective Behavior, Şikago 1967, s. 3

            (2)TTB  Mesleki  Kanserler. Ekim 2012

 

 

 

            GELECEK  ATÖLYESİ

            NÜKLEER  YALANLAR TARİHİ -1-

            DR.CEM  ŞAHAN

            Sinop ve  Akkuyu’da  yapılacak  nükleer  santraller  konusunda, nükleer  taraftarı  kamuoyu  oluşturma  girişimleri  yeni  değildir.  Bu  Türkiye  için  40  yıllık  bir  maceradır.

            Geçenlerde  yerelde  yerel  bir  üniversite  öğretim  üyesi  Nükleer  Santral  savunuculuğu  yapıyordu.  Bazı  görsel  malzemeler  ile  bilimsel  görüşlerini  açıklıyordu.  Nükleer  Enerji  tarihi ve  karşı  tarihi  , bilimsellik  adına  bilimsel  etiğin  nasıl  piyasa  egemenliğine  terk  edildiğinin –satıldığının- örnekleriyle  doludur.

            Bu  ülkede/kentte  her yıl  işyerlerinde, madenlerde, tersanalerde iş  kazası ile  ölen  işçilerin sayıları, istatistikleri  Avrupa  1. si  olurken, Sinopa, Akkuyu’ya  Nükleer  santral  kuracağız söylemi, 1930 lı  yılların  Avrupa’sını  hatırlatıyor  bana..

            Bu kadar  yaşanan  gerçekler, gerçeklikler  varken, 2011  yılında Japonya’dan  suratımıza  vuran  tokadı  nasıl  algılayamayız?

            Ben  Japon  Nükleer  Santral  Çalışanlarına  bırakayım  sözü..

            Söz  sözden  üstündür..

            Görmek  istemeyen  göz,  görmez..

            ……………….

            Karşı karşıya olduğumuz gerçek, hiçbir şekilde bir doğal afet değildir. Kapitalist pazar ekonomisini temel alan neoliberal bir saldırının neden olduğu insan-yapımı bir trajedidir. Bu trajedinin asıl yapısı, bütün çıplaklığıyla gün be gün ortaya dökülmektedir. Bu, nükleer tesislerin krizi sembol alınarak kanıtlanabilir. Japonya’nın, sahip olduğu sayısız buhar gücü ve hidroelektrik güçle çalışan tesisleri yoluyla, nükleer tesislerin elektrik arzı olmadan da, talebini karşılamaya yetecek miktarda elektrik enerjisi üretme kapasitesi vardır. Japonya’da 54 nükleer tesis çalıştırılırken, yeterli elektrik üretme potansiyeline sahip buhar gücü ile ve hidroelektrik santraller yolu ile üretim yapan tesisler devre dışı bırakılmışlardır. Japonya’da nükleer tesislerin yapımına 1960’larda başlandı fakat bu tesisler, Nakasone ve Reagan hükümetlerinin işbirliği ile 1983’te imzalanan Yeni Japonya-ABD Nükleer Güç Anlaşması sonucunda işletilmeye açıldı. Bu anlaşma, bir dizi nükleer kuruluşun yapımını tetikledi: nükleer yakıt yeniden-işleme tesisi, hızlı üretici reaktör, uranyum zenginleştirme tesisi ve lazerli uranyum-zenginleştirme metodu. Nükleer endüstri devlet tarafından trilyonlarca Yen ile finanse edildi. Nükleer politika; kapitalizmin varlığını sürdürmesi hedefine yönelik olarak, çalışanlara açık açık uygulanan neoliberal saldırıların yanında ve bunlara paralel bir şekilde, çaresizce başvurulan bir önlem olarak yürütüldü.

            Nükleer tesisleri şimdi durdurun, yoksa biz…

            Gerçek şu ki, deprem yalnızca birkaç kişinin ölümünden sorumlu tutulabilir. Ancak depremi takip eden tsunaminin yol açtığı muazzam katliamın suçu, tamamen, buna karşı koruyucu önlemler almamış olan yönetime aittir. Toshiba ve Hitachi gibi büyük şirketler tarafından işletilen nükleer endüstriye ayrılan dev devlet bütçesinin yalnızca küçük bir kısmıyla, nükleer tesisler yerine deniz kenarına gerekli setler inşa edilseydi, bu korkunç trajedi kesinlikle önlenebilirdi. Doğu Japonya depreminin şiddetle vurduğu Sanriku sahilinde büyük bir depremin olacağı yüzde 99 kesinlikle önceden tahmin edilmişti. Geçmişte, burada, yüksekliği 10 metreye varan dev tsunami dalgalarının oluştuğuna dair kayıtların varlığı bildirilmektedir. Ancak nükleer otoriteler ve idare, sahile, yüksekliği yalnızca 3 metreyi bulan setler inşa etmişler ve oradaki yerli halka, nükleer tesislerin kesinlikle güvenilir olduğunu söyleyerek övünebilmişlerdir de. Ya şimdi olanları nasıl tanımlayabiliriz? Harabeye dönmüş nükleer tesislerden dışarıya sızan yüksek derecelerde radyoaktif maddelerin neden olduğu bu korkunç ortamda çok sayıda insan radyoaktiviteyle kirlenmiş durumdadır.
 

            Hükümet, şimdiki felâket durumunda bile, nükleer tesislerin işletilmesini, Japonya’daki birçok bölgede, hâlâ sürdürmektedir. Bu tesislerin hepsini derhal kapatın! Diğer nükleer tesisler yanında, (Tokyo ve Osaka arasındaki Tokai bölgesinde, Shizuoka nüfuz bölgesinde bulunan) Hamaoka nükleer tesisi de, en tehlikeli yerde, “fay hattı üzerinde” inşa edilmiştir. Çok yakında olması beklenen dev Tokai depreminin uyarısı da çok önceden yapılmıştır. Ve bu defa, nükleer tesislerin yıkılmasına, tsunami değil, doğrudan karada oluşacak olan bir deprem neden olacaktır. Bunu çok iyi bildikleri halde, kapitalistler, büyük sayılarda insanın ölümü pahasına da olsa, daha çok ‘kâr’ etmeye odaklanmış olan mekanik güdülerinin kontrolü altında, para yapma politikalarından vazgeçememektedirler. İşte karşı karşıya bulunduğumuz şey, kapitalist sistemin bu dehşetli, berbat yapısıdır.

            Bu trajedi bir daha asla yaşanmamalıdır. Biz Japonlar, burada, bu vahşî, insafsız gerçekle yüz yüzeyiz ve ona bütün gücümüzle dayanıyoruz.

            Tüm dünyadaki dostlarımıza, nükleer tesisleri ve nükleer gücü tüm dünyada tamamen yok etmek üzere, bu konuyu yüksek sesle dile getirmeleri için ciddî çağrıda bulunuyoruz!

            GELECEK  ATÖLYESİ

            AYNI  GÖKYÜZÜ, AYNI  KEDER

            DR.CEM  ŞAHAN

            Bazen  hayata  dair  güzel  şeyler  yazmak  gerek  diye  düşünüyorum. Ama  bunca  acı  varken,  hüzün  kol gezerken Samsun  sokaklarında,  acıyla  büyüyen çocuklar  arasında,  burjuvazik  bir  yaklaşım  olur  diye  elim  geri  gidiyor.

            Bize  insanı  yazmak  düşüyor.

            Günümüz  insanı neoliberal  sistemin  vahşiliğinde  boğulurken, sistemin  keyfini  sürenlere  karşı  haksızlıkları  yazmak  görev  oluyor.

            2  Temmuz’u  nasıl  hafızamdan  silebilir toplum.

            Behçet  Aysan’ı nasıl yok  edebilir  beyin hücrelerim?

            ‘’bütün derinlikler sığ

            sözcüklerin hepsi iğreti

            değişen bir şey yok hiç

             ölüm hariç.

            aynı gökyüzü aynı keder.’’

            Sonra  Ece  Temelkuran  yetişiyor  imdadıma:

            ‘’Bu coğrafyada, bu tarihle ve yine de özgür, adil, eşit, kardeşçe bir ülke rüyasının yanında duruyorum.

            Çünkü, Türkiye deyince benim aklıma 1 Mayıs 1977 görüntüleri geliyor. O günün sabahında Taksim geliyor. Gördünüz mü, orada mıydınız ya da izlediniz mi o görüntüleri bilmiyorum ama insanların yüzleri... O yüzler, o heyecan, o inanç, o kardeşlik, o güven, o rüya. Bu toprakta böyle insanlar yaşadıysa diyorum, bu ülkeden vazgeçmemek lazım. Her geçen gün daha güç olsa da ben bu ülkeye hâlâ inanıyorum. Çünkü ben, evsiz kalmak istemiyorum.’’

            Hani  bir  yüzleşme  ve  helalleşme  beklemiyorum  ama.  BBC’nin  4  Temmuz  1993  gününin  yorumu  dün  gibi  aklımda:

            ’Sivas'ta sokaklar çok sakin. İnsanlar, evlerinde sanki normal bir günmüş gibi yaşamlarını sürdürüyor. Sokaklarda gezmeye çıkan insanlar yok, gülen insanlar yok, kentte durum oldukça sakin. Kentte polis ve askerlerin dışında sokakta kimseler yok artık.

            Sivas'ta sokaklar çok sakin. İnsanlar, evlerinde sanki normal bir günmüş gibi yaşamlarını sürdürüyor. Sokaklarda gezmeye çıkan insanlar yok, gülen insanlar yok, kentte durum oldukça sakin. Kentte polis ve askerlerin dışında sokakta kimseler yok artık.

            36 kişinin ölümüne neden olan olayın yankıları da devam ediyor. SHP Genel Sekreteri Cevdet Selvi, Sivas olaylarının bir kapalı salon toplantısında yapılan konuşmanın yarattığı tehditli açıklamadan kaynaklandığı yolundaki değerlendirmelerin yanlış olacağını belirterek, "Asıl suçluların bulunmasını önleyecek hedef saptırıcı açıklamalardan kaçınılması gerekmektedir." dedi.

            Kültür Bakanı Fikri Sağlar ise, Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında meydana gelen olayları utanç verici olarak nitelendirerek, "Böylesi vahşi bir saldırıyı ve katliamı gerçekleştiren gözü dönmüş canilerin Almanya'da yurttaşlarımızı yakanlardan hiçbir farkı yoktur." şeklinde konuştu.

 

            Refah Partisi milletvekilleri Abdüllatif Şener, Ahmet Arıkan ve Musa Demirci, Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile birlikte yaptıkları basın toplantısında, olayları inanca yapılan bir hakarete tepki olarak değerlendirdiler ve Sivas Valisi ile Kültür Bakanı Fikri Sağlar'ın görevden alınmasını istediler.Yeni hükümet için güven oylamasının yapılacağı TBMM'de olayların yeniden tartışma konusu olması bekleniyor.

            ……………………….

            20  yıl 

            Bu  gökyüzü  altında,

            Sadece  biraz  samimiyet,

            Biraz vicdan bekliyoruz.

            Çok mu?      

 

           

GELECEK  ATÖLYESİ

ATAKUM, BİBER  GAZI  VE  ELİAÇIK  ÜZERİNE….

DR.CEM  ŞAHAN

            Dün  önemli  bir  panel  vardı  Samsun’da..

            Gezi  parkı  protestolarının  arasında  doğal  olarak  çok  söz  edilmedi  yerel basında.

            ‘’Ortadoğu’da  Gelişmeler  ve  Suriye’’ isimli  panelde  konuştu  İhsan  Eliaçık.

            Onlarca  kitabı  olan bir  düşünür  Eliaçık..

            Kuran  yorumu  üzerinden  kapitalizmi  sorguluyor.

            Anti-kapitalist  Müslümanlar  topluluğunun  sanırım  fikir  babası.

            Eşitsizliğe  karşı  eşitliği  savunuyor.

            Dünkü  panelde:

            ‘’Bir  Sünni  olarak,  Sünniler  ile  aleviler  eşit  olana  kadar,  Alevilerin  yanındayım.’’

            ‘’Erkekler  ile  kadınlar  eşit  oluncaya  kadar,  kadınların  yanındayım’’

            ‘’Zenginler  ile  yoksullar  eşit  oluncaya  kadar,  yoksulların  yanındayım’’ şeklinde  tanımladı  kendini.

            Eşitsizliklere  karşı  çok  söyleyecek  çok sözü  vardı.

            Kapitalizmi  Kuran  ve  İslam  üzerinden  eleştirdi  daha  çok  dünkü  konuşmasında.

            Zülüm,  ezen,  ezilen  ilişkisi  üzerinden  tanımladı sistemi.

            …………………………

            Atakum’da  biber  gazından  nasibini  aldı  geç  saatlerde..

            Her  canlı  biber  gazını  tadacaktır  mizahından  öte  bir  şeyler  oluyor  sokaklarda..

            Bir de  portakal  gazı  sıkılıp,  sıkılmadığı  üzerinden  Beşiktaş’tan  yorumlar  geldi  sosyal  medyadan..

            Bunun  gerçek  olamayacağına  inanmak  istiyor  vicdanım..

            ………

            Konu  biber  gazı  olunca,  epeyce  telefonum çaldı dün  gece..

            Dün  Sayın Başbakan’da  bu gazın  uygunsuz  ve  orantısız  bir  biçimde  kullanıldığı  açıkladı  konuşmasında..

            İçişleri  Bakanlığının  bu  konuda  yasal takip  başlattıklarını  yazdı  medya  alt  yazılarda.

Bu  gazın,  orantsız  kullanımının  insan  haklarına  aykırı  olduğu  defalarca  yazdım.

            Yasaklanana  kadar,  ulaştığım  her  bilgiyi  tekrar  tekrar yazacağım.

            Türk  Toraks  Derneği, bilimsel  bir  dernektir.

            Bakın  ne  diyorlar  kamuoyu  ile  paylaştıkları  raporlarında:

            Türk Toraks Derneği biber gazı kullanımından kaynaklanan sağlık sorunlarını sorgulayan kamuoyunun başvurularıyla sık olarak karşılaşması sonucunda konuyu incelemek üzere 2012 yılı içinde “Göz Yaşartıcı Gazlara Bağlı Olarak Görülen Solunum Sağlığı Sorunları” başlıklı bir projeyi derneğin üyesi olan bir araştırma ekibiyle gerçekleştirmiştir. Çalışmanın ön sonuçlarına göre biber gazının üst havayollarından alt havayollarına kadar sigara kullanımına benzer zararlı etkilere yol açtığı gözlenmiştir. Biber gazı kullanımının solunum işlevlerini bozduğu ve küçük havayollarındaki akım hızının karşılaşılan biber gazı miktarı arttıkça azaldığı anlaşılmıştır. Bu durum tıkayıcı havayolu hastalıklarının bu grupta arttığını düşündürmektedir. Türk Toraks Derneği’nin çalışması biber gazıyla karşılaşmış olup da ölmeyen! şanslı bireyler üstünde gerçekleştirildiği için sonuçlar sadece solunum sistemi üstündeki tehlikeli etkilerini ortaya koymuştur.

OC biber gazının doğal bitki olduğu açıklaması bizzat biber gazı üreticilerinin OC ürünlerinde biber özütü dışında, alkol, organik çözücüler, hidrokarbon gibi maddelerin katkı maddesi olarak kullanıldığını belirtmeleriyle çelişmektedir. Biber özütü dışındaki bu maddelerin solunması bile ani kalp, solunum, sinir sistemi etkilenmelerine, ritm bozukluklarına ve ölümlere yol açmaktadır (Smith G, Health Hazards of Pepper Spray, NCMJ, 1999). Kafkas Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi tarafından yapılan çalışmada kapalı ortamda farklı dozlarda OC gazıyla karşılaşan farelerin kanlarında asit yöne kayış, karbondioksit artışı gözlenmiştir. Araştırmanın sonucu hayvanların solunum güçlüğü ve konjonktivit bulguları gösterdiğini bildirmiştir (Seyhan E,  Ratlarda Biber Gazının (OC) Bazı Biyokimyasal Parametreler Üzerine Etkisi, Kafkas Ün. Vet. Fakültesi Dergisi, 2012). Araştırmalardan birinde OC’ye bağlı olduğu bildirilen bir ölüm olgusu şöyle tariflenmiştir; “Biber gazına bağlı doğrudan ölümün gözlendiği erkek olguda 10-15 kez spreyle karşılaşma, sprey sonrası hızla nefes darlığının ortaya çıkması ve oturur pozisyonda da nefes darlığının sürdüğü gözlenmişti.” Yapılan araştırmalar biber gazının;

*Astımın bir çeşit alt grubuna yol açabildiğini (Reaktif Havayolu Disfonksiyonu Sendromu) ,

*Önceden astım tanısı olan hastalarda ölüme neden olabildiğini,

*Kapalı alanda kullanıldığında daha da ölümcül olabildiğini,

*Biber gazının yoğun kullanımla açık alanda da ölümcül olabildiğini göstermektedir.

Biber gazının insan üstündeki etkileri Amerika’da çeşitli araştırmaların konusu olmuştur. Yaklaşık 6000 emniyet görevlisinden 61’inde solunum güçlüğünden bilinç kaybına uzanan hayatı tehdit eden sonuçlarla karşılaşılmıştır (Smith G, Health Hazards of Pepper Spray, NCMJ, 1999). Biber gazına bağlı uzun süreli etkilenimler ve ölümler dikkatli bir literatür incelemesiyle karşımıza çıkmaktadır.

Karagama ve arkadaşlarının yürüttüğü bir çalışmada CS gazıyla karşılaşmadan 10 ay sonra bile ve dolaylı karşılaşmada dahi solunum fonksiyonunun bozulduğu bildirilmiştir.Bu çalışmalar da gerek OC gerekse CS gazlarının sağlığa kalıcı zararlarını ortaya koymaktadır..

10 Nisan 2012 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin barışçıl gösterilerde kullanılmasını bir insan hakkı ihlali olarak tanımladığı biber gazı Türkiye’de 2007’den beri  ölümlere  ve  ölüm  risklerine  neden  olmaktadır.

GELECEK  ATÖLYESİ

TOPLUMSAL BARIŞ VE  TRAVMA

DR.CEM  ŞAHAN

Bir  öfke  var..

Bu  çok belli.

Öfkenin  örgütlenmesi, hele  birikmişse  kolay gözüküyor.

Bilincin  örgütlenmesi,

Çok  zor..

………………….

Yaşananlara  dair,  Ankara  ve  İstanbul  Tabip  Odaları  sürekli   mağdurların  yanındaydı.  Mobil  sağlık  hizmeti  verdiler/veriyorlar  6  gündür.  Alan  çalışması, hastane  çalışması, insan  hakları  ihlal araştırma  çalışması  yapıyorlar  sahada..

……………

Dün  Ankara  Tabip  Odası  açıkladı:

Ankara Tabip Odası’nın oluşturduğu kriz masasına ulaşan bilgilere göre yaralıların durumu ve tedavi gördükleri hastaneler şöyle:

 * Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi, 12 yaralı biri kafa travması,

 * Numune Hastanesi, 30 yaralı, biri ağır kafa travması,

 * İbni Sina Hastanesi, 25 yaralı iki kişi beyin kanaması,

 * Ankara Hastanesi, 7 yaralı,

 * Hacettepe Hastanesi, 25 yaralı, birinde göz kaybı,

 * Bayındır Kavaklıdere Hastanesi, iki yaralı biri kafa travması,

 * Bayındır Söğütözü Hastanesi, bir yaralı

 * Çağ Hastanesi, 70 yaralı, gaz bombası kapsülüne bağlı yanıklar ve doku zedelenmesi, dört kişide vücutta kırık var, dört kafatası kırığı,

* Medicana Hastanesi, 30’u polis 31 yaralı,

 * Akay Hastanesi, 105 yaralı.

 Ayrıca, çeşitli demokratik kitle örgütleri ve siyasi partilerde oluşturulmuş bulunan acil müdahale revirlerine 100’ü aşkın yaralı götürüldü. Ankara Tabip Odası kriz masası revirine de biri ağır kafa travması olan yedi yaralı başvurdu..

……………

Türk  Psikiyatri  Derneği  açıklıyor  sonra  görüşleri:

6 gün önce Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların alışveriş merkezi yapılması amacıyla kesilmesi ile başlayan ve tüm ülkeye yayılan protesto ve eylemler; insanların devletin kendi yaşama tercihlerine müdahale etmesine, hükümetin kendi politik inançları doğrultusunda tüm toplumun yaşam tarzını düzenleme çabalarına, ülkenin bütün ağaçlarının, derelerinin tepelerinin, hayvanlarının tüm doğa varlığının daha çok ‘kazanç’, daha çok ‘yatırım’ uğruna yok edilmesine ve Türkiye’nin doğusundan batısına silahlarla, insansız hava araçlarıyla, bombalarla, tomalarla, biber gazlarıyla, tazyikli sularla kendi halkına yaptığı zulümlere, verdikleri bir yanıttır.

Demokrasilerde hükümetler sadece kendisini seçenlerin, destekleyenlerin değil tüm halkın yararını göz önünde tutmak zorundadır. İktidarlar, halklarının kendilerine biat etmesini talep edemez tam tersine halkın taleplerini demokratik yollarla dile getirmesini desteklemekle yükümlüdür.

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak ülkemizde son yıllarda yaşanan her olumsuz gelişmenin takipçisi olmaya çalıştık. Bilge Köyü’ndeydik, Uludere’deydik, Reyhanlı’daydık.  Tüm travma mağdurlarının ve arkada kalanların yaralarını sarmaya, seslerini duyurmaya çalıştık.

Uygulanan vahşi neoliberal politikaların insan ruhunda açtığı yaraları anlatmaya çalıştık, depresyonun giderek tüm insanları saran bir hastalık olduğunu ve bunun yaşam koşulları, çalışma koşulları, barınma koşulları ile ilişkisini ortaya koyduk. Dereleri, köyleri yok edilen insanların yasına ortak olduk. Ülkemizde giderek yoksulların daha yoksul, varsılların daha varsıl olmasının açtığı yaraları, sosyal dışlanmayı, ayrımcılığı anlatmaya çalıştık.

Kadınların tecavüz sonunda oluşan fetüsleri doğurmak zorunda bırakılmasından, kaç çocuk doğuracakları gibi bedenleri konusunda en temel kararlarının yasalarla düzenlenmesine itiraz ettik. Bu ülkenin sokaklarında her gün öldürülen kadınların öldürülme nedenlerinin erkeklerin bozuk ruh sağlığı olmadığını, ruhsal tedavilere değil kadın erkek eşitliğinin gerçek anlamda inşası için, kadınların daha çok eğitim almasını, güvenceli işlerde çalışmasını, sosyal statülerinin geliştirilmesini, kendi yaşamları konusunda kararları kendilerinin vermesi gerektiğini savunduk.

Sağlıkta dönüşüm sistemiyle hastaların ‘hasta’ olmaktan çıkarılıp ‘müşteri’ olmasına, paraları kadar sağlık hizmeti alabilmelerine karşı sesimizi yükselttik.

Barışı sağlama yolunda, silahların susmasının öncelikli olduğunu ama yeterli olmadığını, birbirimizle, geçmişimizle yüzleşmeyi, hesaplaşabilmeyi, ortak bir toplumsal bellek oluşturmak için çalışmak gerektiğini söyledik. Sivil silahlanmaya karşı koymaya çalıştık. 

Tüm dünyada, her coğrafyada yüzyıllardır insanların sosyal yaşamda alkollü içecek tüketmelerinin ruhsal hastalık, bağımlılık olarak kabul edilemeyeceğini söyledik. Alkol bağımlılığı gelişmesinin önlenmesine dair yapılan yasal düzenlemelerin Türkiye’deki alkol bağımlılığı gelişme oranları ile oransız olduğu, burada da ‘orantısız şiddet’ kullanıldığını,  kamusal alanlarda kendi kültürümüzde yerleştiği şekliyle kırlarda, dere kenarlarında, pikniklerde, deniz kenarında alımının kısıtlanmasının alkol kullanım bozukluklarının gelişimi ile ilişkisiz olduğunu ve sözde toplum ruh sağlığı gözetilerek muhafazakarlığa kılıf bulunduğunu söyledik.

Bugüne kadar bu ülkenin psikiyatristleri olarak biz yukarıda saydığımız açılan tüm ruhsal yaraları tedavi etmeye, yaralananlara şifa bulmaya çalıştık. Ama artık hükümeti uyarıyoruz. Tıpkı en yakınında, en sevdiği annesinden babasından gelen fiziksel şiddetin çocuğun ruh sağlığına açtığı onulmaz yaralar gibi, kendi hükümetinin kendi yöneticilerinin kendi halkına açtığı bu savaşın yara izleri kapanmayacaktır.

Bugün ülkenin tüm kentlerinden yükselen insanları kör eden, kalp krizi geçirten, öldüren biber gazlarının, insanların kemiklerini un ufak eden tazyikli suların yaraladığı şey sadece beden değildir. Ve ruhsal yaraların izleri beden iyileştikten sonra bazen ölene kadar bizleri etkiler. Biz psikiyatristler bu yaraları kapatamayacağız, kapatmayacağız.

…………………..

Nazım’la  bitirelim  yine:

Söz yalan söylüyorsa,/ Ses yalan söylüyorsa,/ Bellerinizden geçinen/ Ve ellerinizden başka her şey/ Herkes yalan söylüyorsa,/ Elleriniz balçık gibi itaatli,/ Elleriniz karanlık gibi kör,/ Elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,/ Elleriniz isyan etmesin diyedir.

Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız

Bu ölümlü, bu yaşanası dünyada

Bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.