8 Haziran 2015 Pazartesi


ÇOCUK İŞÇİLİĞİ GERÇEĞİ RAPORU

DR.CEM ŞAHAN

Yaşam hızla akıyor. Bir  algı oluşturma  dönemindeyiz. Medya ve  dernekler üzerinden yaşama dair yalan algılar oluşturuluyor.

23 Nisan kutlandı geçen günlerde..

Bilinen nutuklar, AVM kutlamaları..

Çocuk tartışılmadı..

Çocuğun durumu tartışılmadı..


DİSK  Türkiye’de Çocuk İşçiliği Gerçeği Raporu 2015 yayınlandı  bu süreçte. Yine tartışılmadı. Yine görülmek sitenmedi:

Okula gitmeyen çocuklar için haftalık çalışma süresi 54 saat.

Çocukların yüzde 3,4’ü yaralanmış ya da sakatlanmıştır.

Çocukların üçte birine işyerinde yemek verilmiyor.

Yarısından çoğu 400 TL altında bir ücretle çalışıyor.

Çocuk işçiliği, insani gelişim açısından ciddi bir sorun olarak görülmektedir. İstatistikler çalışan çocukların önemli oranda eğitim hakkının da gasp edildiğini ortaya koymaktadır. Dünya’da her 5 çocuktan biri çalışmak zorunda bırakılırken, bu çocuklar sağlıklı bir çevreden ve temel özgürlüklerden de mahrum kalmakta, fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal ve eğitsel gelişime zarar veren koşullarda çalıştırılmaktadır.
 

1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısı 2 milyon 270 binden, 890 bin düzeyine düşmüştür. Diğer yandan aynı dönemde Türkiye istihdamdaki çocuk işçiliği ile mücadelede ivmesini kaybetmiştir. 1994-1999 yılları arasında istihdamdan çekilen çocuk işçi sayısı yıllık ortalamada 128 bin iken,  1999-2006 yılları arasında yıllık ortalama 74 bin olarak gerçekleşmiştir. 2006-2012 yılları ise çocuk işçiliğinde azalma eğiliminin durduğu ve özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısının tekrar arttığı bir dönem olmuştur. 2012 yılında çocuk işçi sayısı 893 bine ulaşmıştır.

1)Çocuk Emeği Ev İçine Kaymaya Devam Etmektedir: İstihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken, 2006 yılında bu sayı 6 milyon 540 bine ulaşmıştır. 2012 yılı için ise bu rakam yaklaşık 1 milyon kişi artarak 7 milyon 503 bine yükselmiştir. Böylelikle 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların (istihdama katılan ve ev içinde çalışan) sayısı 8 milyon 397 bine ulaşmıştır.  Toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı 1999’dan bu yana % 41’den % 56’ya çıkmıştır.
 

Devletin gereken nitelikli, yaygın ve ücretsiz bakım hizmetlerini satılamaması Türkiye’de kadınlar için işgücüne katılım oranlarının dünyanın en alt sıralarında yer almasına neden olmaktadır. Dünya Bankası veritabanına göre Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı % 28,1 ile 183 ülke arasında 169. sıradadır. Söz konusu değer dünya ortalaması için % 51,17’dir (WB 2013).

2) Türkiye İçin Çocuk İşçiliğinde Artış Çocuk Emeğinin En Kötü Biçimlerinde Yaşanmaktadır: Çocuk işçiliği dünyanın pek çok bölgesinde ortak bir pratik olarak görülmektedir. Çocuk işçiliğinin azaltılmasına yönelik artan çabalara rağmen henüz çocuk işçiliği ortadan kaldırılamamıştır ve çocuk işçilerin çok geniş bir kesimi hala tarım sektöründedir. Yoksulluk ve eğitim politikaları çocuk emeğinin acımasız döngüsünü besleyen unsurlardır. Dünya genelinde çocuk işçilerin % 60’ı yani 129 milyonu tarım sektöründedir. Tarım sektörü meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından en tehlikeli sektörlerden biridir. Aynı zamanda çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinde çalışan çocukların da % 60’ı tarım sektöründedir. Bunların sayısının 70 milyon civarında olduğu hesaplanmaktadır. En kötü biçimlerde çalışan çocukların 3’te 2’si ücretsiz aile işçileridir.
 

Türkiye 2012 verilerine göre 2006 yılından bu yana çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin en yaygın olduğu ücretsiz aile işçisi çocuk işçilerin, toplam çocuk işçiler içerisindeki oranı % 41’den % 46’ya, sayısı ise 362 binden 413 bine yükselmiştir. Yine aynı kapsamda değerlendirilen tarım sektöründe çalışan çocukların sayısı da 73 bin kişi artış göstererek 326 binden 399 bine,  toplam çocuk işçilere oran ise % 37’den % 45’e ulaşmıştır.

Tarımda çalışan çocuklar açısından asıl acı olanı ise tarımdaki istihdam artışının % 66’sının ve ücretsiz aile işçilerindeki artışın % 90’ının 6-14 yaş arası çocuklar olmasıdır. Toplamda da çocuk işçiliğinin artmasına neden olan 6-14 yaş çocuk işçilerin sayısındaki artıştır.

3) Hem Oku Hem Çalış Dönemi:4+4+4

Okula devam ederken çalışan çocukların sayısı 2006-2012 yılları arasında % 64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükselmiş durumda. Okuyan çocukların 2006 yılında % 2’si ekonomik bir faaliyette çalışırken 2012 yılında bu oran % 3’e ulaştı. Bu çocuklar arasında ev işlerinde çalışanların oranı da % 43’den % 50 seviyesine yükseldi. Okula devam etmeyen çocukların sayısı 2 milyon 314 binden, 1 milyon 297 bine gerilerken, okula gitmeyen çocuklar arasında ekonomik faaliyetlerde çalışanların oranı % 27’den % 35’e yükseldi. Buna karşın ev işlerinde çalışan çocukların sayısı bu kategoride % 44’den % 39’a geriledi.
Geçen yazıda  DİSK’in yayınladığı  Çocuk İşçiliği  Raporu’nun bir kısmını  tartışmıştık. Geçen hafta  vefat nedeniyle 1 hafta  Fatsa ve köylerindeydim. Etrafıma  çocuk işçiliği bağlamında baktım. Samsun’da  dolaştım. Suriye küçük dilencileri gördüm.
Çocuk İşçiliği  sayısı  son 3 yıldır sürekli artıyor.
İş Cinayetleri Çocukları da Öldürüyor:
İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2013 yılında yaşamını yitiren 1235 işçinin 59’u çocuk işçidir. 2014 yılında bu sayı 54 olarak görülmektedir . 2014 yılı için her 100 iş cinayetinden üçü çocuk işçileri bulmuştur. Yani can veren her 30 işçiden yaklaşık birisi yoksulluktan dolayı çalışan çocuk işçilerdir. Çocuk işçiler güvencesiz işçi havuzunun önemli bir kaynağıdır ve çocuk işçi cinayetleri oranının artacağı da aşikârdır.
Çalışma Koşulları Ağır:
Türkiye’de çalışan çocukların, çalışma nedenlerinin başında yoksulluk gelmektedir.  6-17 yaş grubundaki çalışan çocuklar içerisinde okula devam eden çocuklar için %39,3’ü hane halkının ekonomik faaliyetine yardımcı olmak yüzde 24’ü hane halkı gelirine katkıda bulunmak için çalışmaktadır. Okula devam etmeyen çocuklarda ise hane halkı gelirine katkıda bulunmak için çalışanların oranı % 58,7 seviyesindedir. Okula devam etmeyen ve hane halkının ekonomik faaliyetine yardımcı olmak için çalışan çocukların oranı ise % 18,1’dir. Toplamda çocukların yarısından çoğu ekonomik nedenlerle çalışmaktadır
Türkiye genelinde ekonomik işlerde çalışan çocukların haftalık ortalama fiili çalışma süreleri son derece yüksektir. 6-17 yaş grubundaki çocukların haftalık ortalama fiili çalışma süresi 40 saatti bulurken, bu süre 15-17 yaş grubundaki çocuklar için 45,8 saattir. Erkek çocuklar haftada ortalama 43,2 saat çalışırken, kız çocuklar 33 saat çalışmaktadır.
Ancak en trajik süreler okula devam etmeyen çocuklar için görülmektedir. Haftalık ortalama fiili çalışma süresi okula devam etmeyen çocuklar için haftalık 54,3 saat ile Türkiye ortalamasının üstündedir
Ücretli, yevmiyeli veya kendi hesabına çalışan çocukların yüzde 52’si 2012 yılında aylık 400 TL’lik bir gelirle çalışmak zorunda kalmıştır.
Ücretli ya da yevmiyeli olarak çalışan çocukların,
% 3,4’ü sakatlanma ve yaralanma yaşamıştır.
% 34’ü aşırı yorulmaktadır.
3’te birine işyerinde yemek verilmemektedir.
% 36’sının haftalık izni yok.
Yıllık ücretli izin % 89 için yoktur.
Mesleki eğitim için çalışanların oranı %21,7 seviyesindedir
Bütün bu tablo çocukların düşük ücretlerle ve kötü çalışma koşulları altında çalıştırıldığını ortaya koymaktadır.
Çocuk işçiliğinin önlenmesine yönelik ortaya konulan çabalara rağmen yeterli bir sonuç alınamamasının arkasında, emek piyasasının esnekleşmesi ve kuralsızlaşmanın yaygınlaşması gelmektedir. Kimi sayısal verilerden hareket ederek Türkiye gerçekliğinin sadece olumlu yanı kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır. Hâlbuki verilerin yüzeyini kazıdığınızda gerçeklik tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak 2012 yılında yasalaşan 4+4+4 yasası ile zorunlu ilköğretim yaşı 6-13 yaş aralığına çekilmiştir. Bu durumda ortaokulun bitiş yaşı aynı zamanda çocuk işçiliğinin yaygınlaşma yaşını fiilen 13’e düşürmüştür. Yine esneklik başlığı altında evden ve uzaktan çalışmayı yasal hale getirme çabası ev içinde çalışan 8 milyon çocuğu doğrudan ilgilendirmektedir.
Çocuk işçiliği, yoksulluk ve güvencesizlik zemininde yükselen istihdam stratejilerinin yapısal olarak ürettiği bir sonuç olarak görülmelidir. Dolayısıyla çocuk işçiliği ile mücadele bu strateji ile mücadeleden geçmektedir.
 
 

SAĞLIK  ÇALIŞANLARINA YÖNELİK ŞİDDETİ ÖNLEME GÜNÜ

            DR.CEM ŞAHAN

Üç yıl oldu Dr. Ersin Arslan’ı yitireli.*

Dr. Ersin Arslan, Gaziantep’de bir hasta yakını tarafından bıçaklanarak katledildi. Aradan iki yıl geçti, ancak sağlık çalışanları ülkenin dört bir yanında her gün şiddet görmeye devam ediyor. Ersin’in ölümünden sonra, genç bir sağlık emekçisi Dr. Melike ERDEM sisteme isyanını kendi canıyla ödedi. Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Yoğun Bakım Hemşiresi Rabia Önal öldüresiye dövüldü. Kaymakamın dövdüğü doktor, Hastane Müdürü’nün kovaladığı sağlık çalışanı, emniyet güçleri ve başhekimlerin saldırısı, hasta ve hasta yakınlarının yerlerde tekmelediği hamile doktor, dövülen yoğun bakım asistanları, silah çekilen acil servisler, silahlı tehditler, kovalanan doktorlar, diş hekimleri, hemşireler.. …

Bunlar kamuoyuna yansıyanlar.

Ya bilmediklerimiz, ya açıklanamayanlar?

Dr. Ersin Arslan’ın öldürülmesinden sonra sağlıkta şiddetin önlenmesi için pek çok eylem ve etkinlik yapıldı. TBMM’de sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olaylarını araştırmak için komisyon kuruldu. Komisyon toplantılarına katıldık, şiddete ilişkin görüşlerimizi ifade eden raporlar verdik. Sonunda bu komisyon, altına imza atabileceğimiz bir rapor hazırladı. Sağlık Bakanlığı Beyaz Kod uygulamasını başlattı. Bu hatta her gün ortalama 30 şiddet olayı bildiriliyor. Bunlar sadece bildirilenler ve çoğunun bildirilmediğinin farkındayız. Tablo kötü.
 

TBMM raporunda da yer alan temel bir talebimiz var. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti azaltmaya katkısı olacak bir yasal düzenleme gerekiyor. Bu düzenlemeye yönelik önerimizi Sağlık Bakanlığı’na, TBMM’de grubu bulunan partilere ve sağlıkçı milletvekillerine ilettik. Ne  yazık ki bizim önerimiz gibi “somut caydırıcılığı olan yasal düzenleme” yerine son çıkan sağlık torba yasasında pratikte karşılığı bulunmayan bir düzenlemeye gidildi. Sağlık çalışanlarına dayak atanlar yine ellerini kollarını sallayarak ortada dolaşıyor, ertesi gün dayak attıkları sağlıkçıyı tehdit etmeye devam ediyor. Sağlıkta şiddeti önleyecek gerçek bir yasal düzenleme yapılmadan bu konuda bir ilerleme olmayacağı çok açık, bunu yöneticilerden ivedilikle bekliyoruz. Göstermelik yasal düzenlemeler değil, samimiyet bekliyoruz.
 

Bir diğer önemli talebimiz de 17 Nisan’ın tüm Dünya’da “Sağlık  Çalışanlarına Yönelik Şiddeti Önleme Günü” ilan edilmesidir. Dr. Ersin Arslan’ın ölümü tüm Dünya için hatırda tutulması gereken bir olaydır ve 17 Nisan, Dünya’da Sağlık Çalışanlarına Yönelik Şiddeti Önleme Günü ilan edilmelidir. Bunun gerçekleşmesi ve Dünya Sağlık Örgütü’nce ilan edilmesi için Dünya Sağlık Asamblesi’nde karar alınması, Sağlık Bakanlığı’nın  da bu öneriyi Dünya Sağlık Asamblesi’ne götürmesi gerekiyor. Geçtiğimiz yıl tüm çabamıza, Sevgili Ersin’in ailesinin desteğini alıp Sağlık Bakanlığı nezdinde yaptığımız girişimlere rağmen bu öneri  Sağlık Bakanlığı tarafından  götürülmedi. Sağlık Bakanı’nın samimiyetle bu konuyu çözümlemesini bekleyeceğiz; Ersin’ler unutulmasın,  Dünya’da başka Ersinler olmasın diye!

Sağlık çalışanları şiddeti sadece hasta yakınlarından görmüyor. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sağlığı ticari bir hizmet haline getirmesi ve  üzerinden “kar” elde edilmesinin yarattığı baskı ve mobbing bir yana; çalışanlar yöneticilerden doğrudan şiddet de görüyor. Kaymakamın yerde tekmelediği kadın aile hekimi akıllardadır. Atanmışlar, seçilmişler ve daha nicesinin şiddetini de unutmadık.
 

Sağlık Çalışanlarına yönelik şiddetin nedenleri çok yönlü olmakla birlikte; çalışanları, hasta ve hasta yakınlarıyla karşı karşıya getiren akıl dışı bir sağlık sistemi var.

Ödeme güvencesini tamamen yitirmiş, çalışanları birbiriyle rekabete sürükleyen, sağlıkta kaliteyi düşüren PERFORMANS uygulaması var!

• Gittikçe ağırlaşan iş yükü ve angarya,  7/24, esnek-kuralsız ve baskı altında çalıştırılma var, hemşirelerde haftada 56, asistan hekimlerde 90 saate kadar uzayan mesailer var!

• Birlik Hastaneleri arasında dama taşı gibi dolaşma, işyeri güvencesinin tamamen ortadan kalkması, görev tanımı dışında “sağlıkçı her işi yapabilir mantığı” ile çalıştırılma var!

• Özel sektörde güvencesiz, parasını alamadan, kölelik koşullarında çalışma var!

• Sağlık Hizmetine ulaşmanın önünde bin bir türlü engel var, her kademede ödenen katkı-katılım payı ve ilave ücretler var!

• Hükümet, siyasetçiler ve yöneticilerin “Sağlık Çalışanlarını” itibarsızlaştıran, küçük düşüren, hedef gösteren kışkırtıcı üslubu ve açıklamaları var!

Tüm bunların sonucunda bozuk bir sağlık sistemi, tedavi olamayan hastalar, çalışanlara yönelmiş öfke ve şiddet var!

Böyle sağlık sistemi olmaz.

Bu şartlarda, iyi hekimlik, diş hekimliği, hemşirelik, ebelik, teknisyenlik yapılmaz!

Nitelikli sağlık hizmeti verilmez!

Onun için; Üzgünüz/ Kırgınız/ Öfkeliyiz!

Halkımıza daha iyi bir sağlık hizmeti sunabilmek için; halkımızı verdiğimiz bu mücadelede yanımızda olmaya, hükümeti; şiddeti doğuran, emekçileri ve halkı mağdur eden bu sistemi ortadan kaldırmaya, işkolundaki sağlık emek ve meslek örgütleri olarak birlikte çözüm üretmeye davet ediyoruz.

*TTB Basın Açıklamasından

 

 

ACİL SERVİS  HİZMETLERİ SOS VERİYOR!

DR.CEM ŞAHAN

Geçen hafta Samsun’da  Yoğun  Bakım ünitelerinin  yoğunluğu ve  yer  bulunmaması üzerine  gazetemizde bir  dizi yazı ve haber  yayınlandı.Sonra Zekeriya’nın  bu konuda  görüş aldığı yöneticilerin görüşleri yer buldu  gazete  sayfalarında..

Sorunun  daha derin  bir  temelinin olduğunu  düşünüyorum.

Sağlıkta  Dönüşüm  Programı  adı  altında  13  yıllık bir  yıkım  programının  bizi  getirdiği noktanın bir  görüntüsüdür yaşananlar..

*Bugün Samsun’da  Acil  servislerde  hekim  istihdamı yetersizdir.

*Bugün Samsun’da  Acil servislerde  hemşire  istihdamı yetersizdir.

*Bugün Samsun’da  Acil servislerde  yardımcı sağlık  Personeli  yetersizdir.

*Bugün  Samsun’da  acil servislerde  güvenlik  sorunu vardır.

*Merkezdeki tek devlet  hastanesinde  ortalama  acil serviste  ortalama günde  1100  hasta  bakılmaktadır. Bu hizmet 12 saat  için  2 hekim  tarafından  verilmektedir. Kimsenin  aklına  bu merkezi  hastanenin  17 olan acil  servis hekim  istihdamının neden 12(10) olduğu konusunda  ve  bunu  sağlamanın gerekliliği konusunda bir girişim gelmemektedir. 1100-1200  rakamı sadece  çok büyük afetlerde  rastlanabilecek  sayıdır.

*Acil serviste  görev yapan hekimler, tedirgindir. Yoğun iş yükü ile  karşı karşıyadır. Nöbet sistemleri insani değildir.

*Acil  servislerde  görev yapan  hemşirelerin yoğun bir  tükenmişlik içinde olduğunu, onları 1 dakika  izlerseniz hemen anlarsınız. Samsun’da temel itirazlar, Haftada 3 ‘ü bulan gece çalışması,Sağlık erkine yakın duranların nöbetten muaf tutulması,Acil servislerde ve yoğun bakımlarda çok az sayıda hemşire görevlendirilmesi,Teknik imkânsızlıkların hemşirelere yüklenmesi, Gece nöbetlerindeki ilaç sıkıntısı, Gece nöbetlerinde diğer sağlık personeli eksikliğine bağlı artan iş yükü, Sürekli doldurulan form benzeri dokümanlardan,  hastaya ayrılan sürenin kısalması,Gece güvenliğinin hastane yönetimlerince sağlanamaması, Yoğun bakımlarda hekim istihdam edilememesine bağlı ek iş yükü, İş yükünün eşit dağıtılamamasına bağlı sorunlar, Yönetenlerin hürmetsiz davranışları üzerinde yoğunlaşıyor.

*77 milyonluk ülkede 2014 yılında:

370 milyonun üzerinde hastane polikliniği,

100 milyonu geçen acil başvurusu!

Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Sağlık Tesisleri Acil Sağlık Hizmetleri Daire Başkanı Sağlıkta Verimlilik Dergisinin Kasım 2014 tarihli sayısında şöyle yazıyor:

a) Basamak sağlık hizmetlerinin yetersizliği sebebiyle hastaların acil servisi tercih etmesi

b) Hastane iç ve dışından acil servislere uygunsuz olarak yönlendirilen, diğer birimlerde sonuçlandırılması gereken hastaların acil servisler üzerinde yarattığı ek yük

c) İç sevkler- polikliniklerden tedavi, yatış ve basit işlemler için acil servislere yönlendirilen hastalar

d) Kronik hasta bakım olanaklarının yokluğu sebebiyle bu hastaların acil servisler dışında alternatifinin olmaması

e) Randevusuz bakım olanaklarının olmaması dolayısıyla bu şekilde hizmet veren tek yer olan acil servislere hastaların başvurmak zorunda kalması

f) Adli vaka giriş-çıkış muayeneleri, enjeksiyonlar, pansumanlar, hastalık raporu alma, işbaşı kağıdı alma gibi acil olmayan durumların acil servis üzerinde yarattığı ciddi iş yükü

g) Acil servis hizmetlerinin acil olmayan haller için diğer birimlere göre daha ucuz olması”

Samsun ve  Ülkemizde ki Acil servisler Dünya’nın hiçbir yerinde olmadığı kadar yoğundur, içinden çıkılmaz hale sürüklenmiştir. Kar amacına odaklanan sağlık sistemi sadece yoksul yurttaşlarımızı değil, oluşturduğu güvensizlik ortamı nedeniyle ödeme gücü olan yurttaşımızı da tedirgin eden noktaya ulaşmıştır.

YAŞLILIK (GERİATRİ) NOTLARI -1-

DR.CEM ŞAHAN

Bu  ülkede/kentte  yaşlılık  konusunda  ortak bir bilinç ve  sosyal politika  geliştirmek, Avrupa  Birliği  zorlamaları ile çok yavaş bir yol  alıyor.

Emekliliğini  yaşayan –yaşamayan- insanlarımıza doğru bir hizmet  sunduğumuzu söyleyemeyiz.

Emeklilerin ve yaşlıların örgütlenmeleri de kısıtlı.

Karşımızda bir Emekli-Sen gerçeği duruyor. Bu  hafta  sonu  Samsun  Şubesinde  Emekli-Sen  Genel  Başkanını  dinleyeceğiz. Ben de  Sağlıkta Dönüşüm ve  Yaşlılık konusunda bir sunum  yapacağım. Bu  amaçla  Halk  Sağlığı  Uzmanları Derneğinin  Raporundan hazırladığım notları sizlerle  paylaşacağım:

*Gelir durumu açısından bakıldığında ise yaşlıların %31’nin herhangi bir geliri yok iken %51’inin emekli maaşı(doğrudan kendisine ait veya dolaylı olarak), %13’ünün ise yaşlılık aylığı bulunmaktadır.

Yaşlılık aylığı özellikle çok ileri yaşlı olarak tanımlanan 85 ve üzeri nüfus için önemli bir gelir kaynağı olduğu görülmektedir (yüzde29).

*TNSA-2008 sonuçlarına göre 65 yaş ve üzerinde olanların %12’sinin sağlık güvencesi bulunmamaktadır ve yaş ilerledikçe sağlık güvencesi olmayanların yüzdesi de artmaktadır.

*Sağlık güvencesi olanların ise büyük bir kısmı SSK’lı ve Bağ-Kur’ludur. Emekli Sandığı’na bağlı olanlar yüzde 15 civarındadır. Yeşil kart ise özellikle de 85 ve üzerindeki yaşlı nüfus için önemli bir sağlık güvencesi olmaktadır.

*Türkiye’de günümüzde 5 milyondan fazlı yaşlı bulunmaktadır. Doğurganlıktaki düşüşün azalmaya devam etmesi ve yaşam beklentisinin sürekli bir biçimde artış göstermesi, yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki sayısal büyüklüğünün de kademeli olarak artacağı anlamına gelmektedir. Nüfus projeksiyonlarına göre 2025 yılında 65 yaş ve üzeri nüfusun 8.5 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir.
 

*Ülke genelinde, yaşlılara yönelik sağlık hizmetleri genel sağlık hizmetleri içinde yürütülmektedir. Yaşlıların,birinci basamakta, bir risk grubu olarak ele alınması ve izlenmesi gerekliliği Sağlık Hizmetlerinin Yürütülmesi Hakkında Yönerge’de yer almıştır. Bu yönergede sağlık ocaklarının yaşlılarından haberdar olması; kronik hastalığı olanları yılda iki kez evde ya da kurumda izlemesi; genel olarak yaşlıların yılda iki kez sağlık kontrolünden geçmesi; gerekli görülenler için sosyal yardım kurumları ile iletişime geçilmesi birinci basamağın görevleri içinde belirtilmiştir (14).

Hatta 2006 yılında yayınlanan Gezici Sağlık Hizmetlerinin Yürütülmesi HakkındaYönerge’de Sağlık Ocağı ‘’gezici sağlık hizmeti ekibi 65 yaş ve üstü kişileri tespit etmeli, yılda en az iki kez genel fizik muayeneden geçirmelidir’’ ifadesi yer almaktadır.

*Birinci basamakta dikkat çeken bir uygulama da aile hekimine yapılacak ödemelerin hesaplanmasında kullanılan katsayılardır. Yaşlılar için kullanılan katsayı bebek ve çocukların katsayısına eşittir (17). Bu uygulama yaşlıların istekleri dışında, hekime kaydedilmesini önlemek açısından önemlidir.

*Bölgesinde yaşayan toplumun sağlığını geliştirmeyi ve korumayı ön plana alan Toplum Sağlığı Merkezleri’ne ise yaşlı sağlığı konusunda bir sorumluluk verilmemiştir.

*Türkiye’de düşük SED’in sağlıksız beslenme, fiziksel inaktivite, yetersiz sosyal destek, kötü öznel sağlıalgısı, kötü bilişsel durum, yüksek ölüm kaygısı, tedaviye uyum göstermeme, ihmal, kötü yaşam tatmini, yetersiz günlük yaşam aktivitesi, kötü yaşam kalitesi, yetersiz ilaç bilgisinde risk olduğunu gösteren çalışmaların sayısı daha fazladır.

*Dünya Sağlık Örgütü tarafından Haziran 2010’da “Küresel Yaşlı Dostu Kentler Ağı” kurulmuştur. Yaşlıların kapasiteleri ve verebileceklerini gören, yaşa bağlı ihtiyaçlarına ve tercihlerine karşılık veren, kararları ve yaşam tarzlarına saygı gösteren, savunmasız olanları koruyan, toplum yaşamının her alanına katılmalarını teşvik eden; politika, hizmet, oluşum ve yapıların bulunduğu kentler “Yaşlı Dostu Kent” olarak tanımlanmaktadır.

Yaşlı dostu kentlerin ilgilendikleri temel alanlar; dış mekânlar ve binalar, ulaşım, konut, sosyal katılım, toplumsal yaşamaya dâhil edilme ve saygı, vatandaş olarak katılım ve istihdam, bilgi edinme ve iletişim, toplum desteği ve sağlık hizmetleridir. İstanbul Yaşlı Dostu kent projesini içerisindedir. Malatya, Amasya, Çankaya ise bu projeye dahil olmaya çalışmaktadır.

*Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği tarafından 2012 yılı “Avrupa Aktif Yaşlanma ve Nesillerarası Dayanışma Yılı” olarak kabul edilmiştir. Bu yıl kapsamında, aktif yaşlanma konusunda farkındalık artırımı, iyi uygulamaların tespit edilerek paylaşılması, karar vericilerin ve ilgili tarafların aktif yaşlanmaya olanak sağlaması yönünde cesaretlendirilmesi amaçlanmaktadır.

 

 


SAMSUN KENT SEMPOZYUMU

DR.CEM ŞAHAN

Samsun’un  kent kimliği oluşturma  yönündeki  çabaları görmezlikten  gelemeyiz. Ama  temel  sorunun  sivil toplum  örgütlerini, uzmanları  dinlemeyen bir  kamu  yönetim anlayışı olduğu artık şüphe  götürmez  bir gerçek..

Samsun’un  bugün geldiği nokta da  Kent  hakkı  kavramı ile  tanışamamasının  en büyük sorumlusu  her şeyi ben bilirim tarzı  yöneticilik  anlayışıdır.

Farklı  sesleri, uzman  görüşlerini dinlemeyen, Sermaye bağımlı bir yönetim anlayışının yanlış yapması kaçınılmaz  oluyor.

150 yıl önce ki  yazılanlar bugün Samsun için ne  kadar doğru saptanmış:

‘’Büyük modern kentlerin büyümesi özellikle merkezî olarak konumlanmış belirli alanlardaki toprağa yapay ve dev gibi artan bir değer kazandırmaktadır; bu bölgelerde dikilen binalar değeri yükselteceklerine düşürürler çünkü artık değişen koşullara ait değillerdir. Yıkılırlar ve yerleri başkalarıyla doldurulur. Bu her şeyden çok merkezde yer alan ve kiraları en yüksek yoğunlaşmada bile belirli bir üst sınırın ötesinde ya asla artmayan ya da ancak çok yavaşlıkla artan işçi evleri için geçerlidir. Onlar yıkılır ve yerlerinde dükkânlar, depolar ve kamu binaları yükseltilir.’’
 

Kentte  dair  bilimsel  bilginin  oluşturulması  için  TMMOB  yıllardan beri  Kent  Sempozyumları düzenliyor.

Ama  kamusal erki ile  sivil toplumu  buluşturmada  zorlanıyor.

Samsun Kent sempozyumu Bu yıl 17-18  Nisan’da yapılıyor.

Konuları  Samsun  Kenti  açısından  bilimsel bilgiyi ulaşmanın  kolay yolu gibi görünüyor.

*Güvenli Yapılar ve  Kentsel Dönüşüm

*Kent; Kimlik Ve  Sürdürülebilirlik

*Kentsel Tasarım ve  Yaya Ulaşımı

*Samsun’da  Enerji  Yatırımı  ve  Termik santraller

*Samsun  Sanayi’nin durumu

*Enerji  Üretimi ve  çevresel Etkileri

*Heyelan  duyarlılık  Analizleri

*Arkeojeofizik çalışmalar

*Coğrafi Bilgi  Sistemleri

*Tarımsal Kuraklık ve  Samsun

*Samsun’da  tarım  arazilerinin  amaç dışı  kullanımı

*Süt  üretimi ve  sokak  satıcılığı

*Termik Santraller, Su  Kirliliği ve  Sağlık

*Çevre  Hukukunda  Meşrü Müdafa Hakkı

……………….

Sempozyumu  Samsun  adına  çok  değerli  buluyorum.  Samsun  DSİ  Konferans  salonunda  yapılacak etkinliklere  katılımınızı öneriyorum.

“Kent hakkı, kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Ayrıca bireyselden çok ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek üzere ortaklaşa bir gücün kullanımına dayanır.”

 

 


SİNOP-SAMSUN  TEHLİKE  ÇEMBERİ

DR.CEM ŞAHAN

Elektrikler kesildi..

Bir  açıldı.

Sinop Nükleer  Santrallerimiz oldu..

Gelecek dönemin  ve  gelecek  200  yılın en büyük  tehlikesi  yanı başımıza  Nükleer  Santral  olarak Sinop’  kondurulacak.

Politika neyse, seçimde  bu da  oylanmalıdır.

Bakın  bu  kentin  en  düzgün, en  bilimsel çalışan  odası  EMO ne diyor?

Sinop`ta nükleer santral kurulumuna neden karşıyız?

1-Sinop Nükleer Santralı`nın yapılması ile radyasyon riski olan ve bir kaza durumunda, Çernobil`de ve Fukuşima`da olduğu gibi telafisi olanaksız zararlara yol açacak bir santral yapılmak istenmektedir.

2-Anlaşmaya göre Sinop Nükleer Santralı`ndan elde edilecek elektrik enerjisinin tamamını Devlet 20 yıl boyunca kilovat saati (kWh) yakıt hariç 10.83 sent bedelle almayı kabul etmiş olacaktır. 1 sent de yakıt bedeli eklendiğinde fiyat 11.83 sent olmaktadır. Bugünkü 2.60 TL`lik kur üzerinden bu fiyat 30.7 kuruşla, TETAŞ`ın son yayımladığı 2013 Yılı Faaliyet Raporu`ndaki 17.27 kuruşluk ortalama elektrik alış bedelinden yüzde 78 daha fazladır. Yani bu enerji pahalıdır, yurttaşların faturasının kabarmasına yol açacaktır.

3-Türkiye bu yasa ile kurulacak 4 bin 480 megavatlık nükleer santrala alım garantisi vereceği yüzde 92 kapasite faktörüyle yılda 8 bin saat çalışsa 20 yılda üreteceği 717 milyar kilovat saat elektrik enerjisine 85 milyar dolar bedel ödeyecektir. Ayrıca kurulacak şirkette yüzde 49 pay sahibi olacak olması nedeniyle 22 milyar dolarlık yatırım tutarının 11 milyar dolarlık kısmında yükün Türkiye Devleti`nde olacağı anlaşılmaktadır. Bu rakamların Türkiye`ye getireceği yük, dış açığın artmasına neden olacaktır. Fiyatı bile dolar kuruna bağlı olan bir enerji üretimiyle ülkemizin arz güvenliğinin sağlanması, elektrik üretiminde dışa bağımlılığın azaltılması ve yurttaşlara ucuz elektrik sunulması mümkün değildir.

4-TEİAŞ`ın son kapasite projeksiyon raporundaki veriler ve inşa halindeki santrallara ilişkin EPDK verilerine göre, Sinop Nükleer Santralı`nın devreye gireceği yıllarda elektrik ihtiyacı 415 milyar kwh, Türkiye`de üretilecek elektrik enerjisi 513 milyar kwh`dir. Yani nükleer santrallar olmaksızın o yıllarda ihtiyaçtan 100 milyar daha fazla elektrik üretebilme olanağı vardır. Bu anlamda Sinop`ta nükleer santral kurulması gereksizdir.

5-Sinop Nükleer Santralı`nın yakıtı Fransa ve Japonya`dan gelecektir. Türkiye`de nükleer yakıt tesisi yoktur. Türkiye`deki uranyum kaynakları nükleer santral yakıtı olarak kullanılamaz; işlenmesi gerekir. Türkiye`de böyle bir tesis ve teknoloji de yoktur. Uluslararası imza attığı anlaşmalara göre böyle bir tesisin de yakın zamanda kurulma ihtimali yoktur. Dolayısı ile Sinop Nükleer Santralı elektrik enerjisinde dışa bağımlılığımızı arttıracaktır.

6-Nükleer santrallarda oluşan atıklar dünyanın başına giderilmesi çok zor olan bir dert açmıştır. Bu sorunu çözmüş olan ülke yoktur. Atıklar arttıkça sorun daha da büyümektedir. Sinop Nükleer Santralı Türkiye`yi de bu sorunlu ülkeler arasına katacaktır.

7-Sinop Nükleer Santralı`nın yapılması yenilenebilir enerji kaynaklarının değerlendirilmesi önünde engeldir. Temiz enerjiye engel olmaktadır. Şöyle ki bu santralların yapılması ile oluşacak fazla enerji kapasitesi nükleer santrallara alım garantisi verilmiş olduğundan yenilenebilir kaynakların geliştirilmesine engel olacaktır. Diğer yandan ülke kaynakları yenilenebilir enerjinin teşviki için değil, nükleer enerjinin satın alınmasıyla yurtdışına aktarılarak harcanacaktır.

8-Türkiye`de bir kişiye iş sağlamak için gerekli yatırım sektörlere göre değişmekle beraber, 2014 yılı için yapılan çalışmaya göre en yüksek rakam olan 600 bin TL`yi dikkate alalım. Bu durumda 22 milyar dolara mal olacağı tahmin edilen Sinop Nükleer Santralı ile 90 bin kişiye iş olanağı sağlanması gerekir. Halbuki Sinop Nükleer Santralı`nda bir kısmı yabancı uzman olmak üzere en fazla 1000-1200 kişiye iş imkanı sağlanabilir. Yani harcanan yatırım tutarıyla ortalama istihdam yaratma rakamının çok çok altında kalacak bir projedir.

 

26 Nisan 1986 yılında yaşanan Çernobil Faciası`nın menşeini oluşturan Rus teknolojisi ile Akkuyu`da nükleer rulet oynanırken, bu faciadan ülkemizin en çok etkilenen bölgesi olan Karadeniz`de de Fukuşima Nükleer Felaketi`nin menşei olan Japonya ile anlaşma yaparak nükleer harakiri yapılmak istenmektedir.

……………..

Siyaset-Bürokrat-sermaye  üçgeninde  bir  ülkenin/kentin geleceği kararlatılıyor.

15 Mart 2015 Pazar

14 MART MESAJI


     
            14 MART  MESAJI
 Türk Tabipleri Birliği Başkanı Dr. Bayazıt İlhan ‘’14 Mart  Mesajı’’  sağlık  alanında  yaşadığımız  kaosun özeti  aslında. Bu  bakımdan  çok  değerli bulduğum bu  mesajı  sizlerle paylaşıyorum.

Sağlıkta Olan Bitene Neden İtiraz Ediyoruz?

Neden bayram yapıp eğlenemiyoruz?

Neden “böyle sağlık sistemi olmaz” diyoruz.

Hekimler ve sağlık çalışanları son verilere göre yılda 630 milyon muayene, 100 milyon acil servis muayenesi, yaklaşık 5 milyon ameliyat yapıyorlar. Sağlıkta olan bitenin en fazla farkında olan onlar.

Sağlıkçılar haykırıyor:

•Nitelikli sağlık hizmeti veremiyoruz.

•Sağlık sisteminin kendisi sağlık için tehlikeye dönüştü.

•İyi eğitim alamıyoruz.

•Geleceğimizden umutsuz hale geldik.

•Uzun, esnek çalışma dayatmaları, ücret adaletsizlikleri çalışma barışımıza, mesleğimizi iyi yapmamıza, kendimize ve ailemize zaman ayırmamıza engel haline geldi.

Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adı ile uygulanan politikalar nedeniyle hastalarımızın da sağlık çalışanlarının da içine düştükleri ciddi olumsuzluklar bulunuyor, programın sağlık hizmetinin temel ilkeleriyle bağdaşmayan içerikleri nedeniyle önemli sorunlar yaşanıyor.

Mevcut politikalarla sağlık hizmeti bolca tüketilmesi gereken ve üzerinden kar edilen bir “nesne”ye dönüşmüştür. İnsanların daha çok hastalanması, çok hastaneye gitmesi, çok tetkik yaptırması, çok ameliyat olması, çok ilaç kullanması ve tabi ki tüm bu süreçlerde  sayısız katkı ve katılım ücretleriyle cebinden daha çok para harcaması üzerine kurulu bir sistemle karşı karşıyayız. Kamuda uygulanan “performans” sistemi, özel sektörde ise ciro ve kar baskısı sağlık hizmetlerini şekillendirmiştir. Muayene, ameliyat sayıları, ilaç tüketimi, tetkik sayıları son 10 yılda üçer kat artmıştır. Muayene sayılarındaki artış özel sektörde 13 katı bulmuştur. Bu artışlar yurttaşların sağlığına olumlu yansımamıştır. İçinde 3-5 dakikada muayenelerin, hastane kuyruklarının, bir hekimin günde 120 hasta “bakmasının” yer aldığı niteliksiz sağlık hizmeti tablosu karşımızda bulunmaktadır

Acil servisler Dünya’nın hiçbir yerinde olmadığı kadar yoğundur, içinden çıkılmaz hale sürüklenmiştir. Kar amacına odaklanan sağlık sistemi sadece yoksul yurttaşlarımızı değil, oluşturduğu güvensizlik ortamı nedeniyle ödeme gücü olan yurttaşımızı da tedirgin eden noktaya ulaşmıştır.

Tıp ve sağlık eğitimi sayısız nedenle zarar görmüştür, Türkiye ciddi biçimde niteliksiz tıp ve sağlık eğitimi sorunuyla karşı karşıya bırakılmıştır.

Sağlık çalışanları ücret yetersizliği ve adaletsizliği, çalışma barışının bozulması, ağır çalışma koşulları, mesleki tatminsizlik, meslekte yükselmelerde kayırmacılık, liyakatın dikkate alınmaması, ve belki de en kötüsü sağlık çalışanlarına yönelik şiddet nedeniyle ciddi sıkıntılar içine düşmüşlerdir.

En temel insan hakkı olan ve herkesin ayrımsız olarak en nitelikli biçimde ulaşabilmesi gereken sağlık hizmetlerinde durum iç açıcı değildir. Sağlık çalışanlarının iyi yetişmiş biçimde mesleklerinin temel değerlerine olan bağlılık ve motivasyonlarıyla çalışabilmeleri gereken bu alanda yaşanan durum neresinden bakarsak bakalım akıl dışıdır, bilimin gerçekleriyle ve sağlık hizmetlerinin temel ilkeleriyle uyumlu değildir.
 

Türkiye 14 Mart’a kısaca özetlemeye çalıştığım bu sorunlu ortamda girdi.

*Sağlıkçıların mücadelesi sadece kendileri için değildir.

*Sağlık hakkı mücadelesi tüm toplumun mücadelesidir.

Sağlık çalışanları Türk Tabipler Birliği’nin de içinde bulunduğu çok geniş bir örgütsel katılımla 13 Mart 2015 Cuma günü bir kez daha tepkilerini dile getirdiler. O gün aciller ile hastanede yatan hastalara verilenler dışında sağlık hizmeti üretmediler. Hekimler ve sağlık çalışanları eylem ve etkinliklerimize çok geniş katılım gösterdiler. Yurttaşlarımızdan, siyasi partilerden, sendikalardan, meslek örgütlerinden, pek çok kurum ve kuruluşdan yaygın destek mesajları geldi.

Tüm meslektaşlarıma ve sağlık çalışanlarına özverili çalışmaları başta olmak üzere,  daha güzel bir sağlık ortamı ve Türkiye için verdikleri mücadele nedeniyle sonsuz teşekkürlerimizi sunarız.

Güzel günlerde, gerçekten bayram olan 14 Mart'ları da birlikte kutlayacağız.