2 Kasım 2013 Cumartesi


            GELECEK  ATÖLYESİ

            NÜKLEER  YALANLAR TARİHİ -1-

            DR.CEM  ŞAHAN

            Sinop ve  Akkuyu’da  yapılacak  nükleer  santraller  konusunda, nükleer  taraftarı  kamuoyu  oluşturma  girişimleri  yeni  değildir.  Bu  Türkiye  için  40  yıllık  bir  maceradır.

            Geçenlerde  yerelde  yerel  bir  üniversite  öğretim  üyesi  Nükleer  Santral  savunuculuğu  yapıyordu.  Bazı  görsel  malzemeler  ile  bilimsel  görüşlerini  açıklıyordu.  Nükleer  Enerji  tarihi ve  karşı  tarihi  , bilimsellik  adına  bilimsel  etiğin  nasıl  piyasa  egemenliğine  terk  edildiğinin –satıldığının- örnekleriyle  doludur.

            Bu  ülkede/kentte  her yıl  işyerlerinde, madenlerde, tersanalerde iş  kazası ile  ölen  işçilerin sayıları, istatistikleri  Avrupa  1. si  olurken, Sinopa, Akkuyu’ya  Nükleer  santral  kuracağız söylemi, 1930 lı  yılların  Avrupa’sını  hatırlatıyor  bana..

            Bu kadar  yaşanan  gerçekler, gerçeklikler  varken, 2011  yılında Japonya’dan  suratımıza  vuran  tokadı  nasıl  algılayamayız?

            Ben  Japon  Nükleer  Santral  Çalışanlarına  bırakayım  sözü..

            Söz  sözden  üstündür..

            Görmek  istemeyen  göz,  görmez..

            ……………….

            Karşı karşıya olduğumuz gerçek, hiçbir şekilde bir doğal afet değildir. Kapitalist pazar ekonomisini temel alan neoliberal bir saldırının neden olduğu insan-yapımı bir trajedidir. Bu trajedinin asıl yapısı, bütün çıplaklığıyla gün be gün ortaya dökülmektedir. Bu, nükleer tesislerin krizi sembol alınarak kanıtlanabilir. Japonya’nın, sahip olduğu sayısız buhar gücü ve hidroelektrik güçle çalışan tesisleri yoluyla, nükleer tesislerin elektrik arzı olmadan da, talebini karşılamaya yetecek miktarda elektrik enerjisi üretme kapasitesi vardır. Japonya’da 54 nükleer tesis çalıştırılırken, yeterli elektrik üretme potansiyeline sahip buhar gücü ile ve hidroelektrik santraller yolu ile üretim yapan tesisler devre dışı bırakılmışlardır. Japonya’da nükleer tesislerin yapımına 1960’larda başlandı fakat bu tesisler, Nakasone ve Reagan hükümetlerinin işbirliği ile 1983’te imzalanan Yeni Japonya-ABD Nükleer Güç Anlaşması sonucunda işletilmeye açıldı. Bu anlaşma, bir dizi nükleer kuruluşun yapımını tetikledi: nükleer yakıt yeniden-işleme tesisi, hızlı üretici reaktör, uranyum zenginleştirme tesisi ve lazerli uranyum-zenginleştirme metodu. Nükleer endüstri devlet tarafından trilyonlarca Yen ile finanse edildi. Nükleer politika; kapitalizmin varlığını sürdürmesi hedefine yönelik olarak, çalışanlara açık açık uygulanan neoliberal saldırıların yanında ve bunlara paralel bir şekilde, çaresizce başvurulan bir önlem olarak yürütüldü.

            Nükleer tesisleri şimdi durdurun, yoksa biz…

            Gerçek şu ki, deprem yalnızca birkaç kişinin ölümünden sorumlu tutulabilir. Ancak depremi takip eden tsunaminin yol açtığı muazzam katliamın suçu, tamamen, buna karşı koruyucu önlemler almamış olan yönetime aittir. Toshiba ve Hitachi gibi büyük şirketler tarafından işletilen nükleer endüstriye ayrılan dev devlet bütçesinin yalnızca küçük bir kısmıyla, nükleer tesisler yerine deniz kenarına gerekli setler inşa edilseydi, bu korkunç trajedi kesinlikle önlenebilirdi. Doğu Japonya depreminin şiddetle vurduğu Sanriku sahilinde büyük bir depremin olacağı yüzde 99 kesinlikle önceden tahmin edilmişti. Geçmişte, burada, yüksekliği 10 metreye varan dev tsunami dalgalarının oluştuğuna dair kayıtların varlığı bildirilmektedir. Ancak nükleer otoriteler ve idare, sahile, yüksekliği yalnızca 3 metreyi bulan setler inşa etmişler ve oradaki yerli halka, nükleer tesislerin kesinlikle güvenilir olduğunu söyleyerek övünebilmişlerdir de. Ya şimdi olanları nasıl tanımlayabiliriz? Harabeye dönmüş nükleer tesislerden dışarıya sızan yüksek derecelerde radyoaktif maddelerin neden olduğu bu korkunç ortamda çok sayıda insan radyoaktiviteyle kirlenmiş durumdadır.
 

            Hükümet, şimdiki felâket durumunda bile, nükleer tesislerin işletilmesini, Japonya’daki birçok bölgede, hâlâ sürdürmektedir. Bu tesislerin hepsini derhal kapatın! Diğer nükleer tesisler yanında, (Tokyo ve Osaka arasındaki Tokai bölgesinde, Shizuoka nüfuz bölgesinde bulunan) Hamaoka nükleer tesisi de, en tehlikeli yerde, “fay hattı üzerinde” inşa edilmiştir. Çok yakında olması beklenen dev Tokai depreminin uyarısı da çok önceden yapılmıştır. Ve bu defa, nükleer tesislerin yıkılmasına, tsunami değil, doğrudan karada oluşacak olan bir deprem neden olacaktır. Bunu çok iyi bildikleri halde, kapitalistler, büyük sayılarda insanın ölümü pahasına da olsa, daha çok ‘kâr’ etmeye odaklanmış olan mekanik güdülerinin kontrolü altında, para yapma politikalarından vazgeçememektedirler. İşte karşı karşıya bulunduğumuz şey, kapitalist sistemin bu dehşetli, berbat yapısıdır.

            Bu trajedi bir daha asla yaşanmamalıdır. Biz Japonlar, burada, bu vahşî, insafsız gerçekle yüz yüzeyiz ve ona bütün gücümüzle dayanıyoruz.

            Tüm dünyadaki dostlarımıza, nükleer tesisleri ve nükleer gücü tüm dünyada tamamen yok etmek üzere, bu konuyu yüksek sesle dile getirmeleri için ciddî çağrıda bulunuyoruz!

            GELECEK  ATÖLYESİ

            AYNI  GÖKYÜZÜ, AYNI  KEDER

            DR.CEM  ŞAHAN

            Bazen  hayata  dair  güzel  şeyler  yazmak  gerek  diye  düşünüyorum. Ama  bunca  acı  varken,  hüzün  kol gezerken Samsun  sokaklarında,  acıyla  büyüyen çocuklar  arasında,  burjuvazik  bir  yaklaşım  olur  diye  elim  geri  gidiyor.

            Bize  insanı  yazmak  düşüyor.

            Günümüz  insanı neoliberal  sistemin  vahşiliğinde  boğulurken, sistemin  keyfini  sürenlere  karşı  haksızlıkları  yazmak  görev  oluyor.

            2  Temmuz’u  nasıl  hafızamdan  silebilir toplum.

            Behçet  Aysan’ı nasıl yok  edebilir  beyin hücrelerim?

            ‘’bütün derinlikler sığ

            sözcüklerin hepsi iğreti

            değişen bir şey yok hiç

             ölüm hariç.

            aynı gökyüzü aynı keder.’’

            Sonra  Ece  Temelkuran  yetişiyor  imdadıma:

            ‘’Bu coğrafyada, bu tarihle ve yine de özgür, adil, eşit, kardeşçe bir ülke rüyasının yanında duruyorum.

            Çünkü, Türkiye deyince benim aklıma 1 Mayıs 1977 görüntüleri geliyor. O günün sabahında Taksim geliyor. Gördünüz mü, orada mıydınız ya da izlediniz mi o görüntüleri bilmiyorum ama insanların yüzleri... O yüzler, o heyecan, o inanç, o kardeşlik, o güven, o rüya. Bu toprakta böyle insanlar yaşadıysa diyorum, bu ülkeden vazgeçmemek lazım. Her geçen gün daha güç olsa da ben bu ülkeye hâlâ inanıyorum. Çünkü ben, evsiz kalmak istemiyorum.’’

            Hani  bir  yüzleşme  ve  helalleşme  beklemiyorum  ama.  BBC’nin  4  Temmuz  1993  gününin  yorumu  dün  gibi  aklımda:

            ’Sivas'ta sokaklar çok sakin. İnsanlar, evlerinde sanki normal bir günmüş gibi yaşamlarını sürdürüyor. Sokaklarda gezmeye çıkan insanlar yok, gülen insanlar yok, kentte durum oldukça sakin. Kentte polis ve askerlerin dışında sokakta kimseler yok artık.

            Sivas'ta sokaklar çok sakin. İnsanlar, evlerinde sanki normal bir günmüş gibi yaşamlarını sürdürüyor. Sokaklarda gezmeye çıkan insanlar yok, gülen insanlar yok, kentte durum oldukça sakin. Kentte polis ve askerlerin dışında sokakta kimseler yok artık.

            36 kişinin ölümüne neden olan olayın yankıları da devam ediyor. SHP Genel Sekreteri Cevdet Selvi, Sivas olaylarının bir kapalı salon toplantısında yapılan konuşmanın yarattığı tehditli açıklamadan kaynaklandığı yolundaki değerlendirmelerin yanlış olacağını belirterek, "Asıl suçluların bulunmasını önleyecek hedef saptırıcı açıklamalardan kaçınılması gerekmektedir." dedi.

            Kültür Bakanı Fikri Sağlar ise, Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında meydana gelen olayları utanç verici olarak nitelendirerek, "Böylesi vahşi bir saldırıyı ve katliamı gerçekleştiren gözü dönmüş canilerin Almanya'da yurttaşlarımızı yakanlardan hiçbir farkı yoktur." şeklinde konuştu.

 

            Refah Partisi milletvekilleri Abdüllatif Şener, Ahmet Arıkan ve Musa Demirci, Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile birlikte yaptıkları basın toplantısında, olayları inanca yapılan bir hakarete tepki olarak değerlendirdiler ve Sivas Valisi ile Kültür Bakanı Fikri Sağlar'ın görevden alınmasını istediler.Yeni hükümet için güven oylamasının yapılacağı TBMM'de olayların yeniden tartışma konusu olması bekleniyor.

            ……………………….

            20  yıl 

            Bu  gökyüzü  altında,

            Sadece  biraz  samimiyet,

            Biraz vicdan bekliyoruz.

            Çok mu?      

 

           

GELECEK  ATÖLYESİ

ATAKUM, BİBER  GAZI  VE  ELİAÇIK  ÜZERİNE….

DR.CEM  ŞAHAN

            Dün  önemli  bir  panel  vardı  Samsun’da..

            Gezi  parkı  protestolarının  arasında  doğal  olarak  çok  söz  edilmedi  yerel basında.

            ‘’Ortadoğu’da  Gelişmeler  ve  Suriye’’ isimli  panelde  konuştu  İhsan  Eliaçık.

            Onlarca  kitabı  olan bir  düşünür  Eliaçık..

            Kuran  yorumu  üzerinden  kapitalizmi  sorguluyor.

            Anti-kapitalist  Müslümanlar  topluluğunun  sanırım  fikir  babası.

            Eşitsizliğe  karşı  eşitliği  savunuyor.

            Dünkü  panelde:

            ‘’Bir  Sünni  olarak,  Sünniler  ile  aleviler  eşit  olana  kadar,  Alevilerin  yanındayım.’’

            ‘’Erkekler  ile  kadınlar  eşit  oluncaya  kadar,  kadınların  yanındayım’’

            ‘’Zenginler  ile  yoksullar  eşit  oluncaya  kadar,  yoksulların  yanındayım’’ şeklinde  tanımladı  kendini.

            Eşitsizliklere  karşı  çok  söyleyecek  çok sözü  vardı.

            Kapitalizmi  Kuran  ve  İslam  üzerinden  eleştirdi  daha  çok  dünkü  konuşmasında.

            Zülüm,  ezen,  ezilen  ilişkisi  üzerinden  tanımladı sistemi.

            …………………………

            Atakum’da  biber  gazından  nasibini  aldı  geç  saatlerde..

            Her  canlı  biber  gazını  tadacaktır  mizahından  öte  bir  şeyler  oluyor  sokaklarda..

            Bir de  portakal  gazı  sıkılıp,  sıkılmadığı  üzerinden  Beşiktaş’tan  yorumlar  geldi  sosyal  medyadan..

            Bunun  gerçek  olamayacağına  inanmak  istiyor  vicdanım..

            ………

            Konu  biber  gazı  olunca,  epeyce  telefonum çaldı dün  gece..

            Dün  Sayın Başbakan’da  bu gazın  uygunsuz  ve  orantısız  bir  biçimde  kullanıldığı  açıkladı  konuşmasında..

            İçişleri  Bakanlığının  bu  konuda  yasal takip  başlattıklarını  yazdı  medya  alt  yazılarda.

Bu  gazın,  orantsız  kullanımının  insan  haklarına  aykırı  olduğu  defalarca  yazdım.

            Yasaklanana  kadar,  ulaştığım  her  bilgiyi  tekrar  tekrar yazacağım.

            Türk  Toraks  Derneği, bilimsel  bir  dernektir.

            Bakın  ne  diyorlar  kamuoyu  ile  paylaştıkları  raporlarında:

            Türk Toraks Derneği biber gazı kullanımından kaynaklanan sağlık sorunlarını sorgulayan kamuoyunun başvurularıyla sık olarak karşılaşması sonucunda konuyu incelemek üzere 2012 yılı içinde “Göz Yaşartıcı Gazlara Bağlı Olarak Görülen Solunum Sağlığı Sorunları” başlıklı bir projeyi derneğin üyesi olan bir araştırma ekibiyle gerçekleştirmiştir. Çalışmanın ön sonuçlarına göre biber gazının üst havayollarından alt havayollarına kadar sigara kullanımına benzer zararlı etkilere yol açtığı gözlenmiştir. Biber gazı kullanımının solunum işlevlerini bozduğu ve küçük havayollarındaki akım hızının karşılaşılan biber gazı miktarı arttıkça azaldığı anlaşılmıştır. Bu durum tıkayıcı havayolu hastalıklarının bu grupta arttığını düşündürmektedir. Türk Toraks Derneği’nin çalışması biber gazıyla karşılaşmış olup da ölmeyen! şanslı bireyler üstünde gerçekleştirildiği için sonuçlar sadece solunum sistemi üstündeki tehlikeli etkilerini ortaya koymuştur.

OC biber gazının doğal bitki olduğu açıklaması bizzat biber gazı üreticilerinin OC ürünlerinde biber özütü dışında, alkol, organik çözücüler, hidrokarbon gibi maddelerin katkı maddesi olarak kullanıldığını belirtmeleriyle çelişmektedir. Biber özütü dışındaki bu maddelerin solunması bile ani kalp, solunum, sinir sistemi etkilenmelerine, ritm bozukluklarına ve ölümlere yol açmaktadır (Smith G, Health Hazards of Pepper Spray, NCMJ, 1999). Kafkas Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi tarafından yapılan çalışmada kapalı ortamda farklı dozlarda OC gazıyla karşılaşan farelerin kanlarında asit yöne kayış, karbondioksit artışı gözlenmiştir. Araştırmanın sonucu hayvanların solunum güçlüğü ve konjonktivit bulguları gösterdiğini bildirmiştir (Seyhan E,  Ratlarda Biber Gazının (OC) Bazı Biyokimyasal Parametreler Üzerine Etkisi, Kafkas Ün. Vet. Fakültesi Dergisi, 2012). Araştırmalardan birinde OC’ye bağlı olduğu bildirilen bir ölüm olgusu şöyle tariflenmiştir; “Biber gazına bağlı doğrudan ölümün gözlendiği erkek olguda 10-15 kez spreyle karşılaşma, sprey sonrası hızla nefes darlığının ortaya çıkması ve oturur pozisyonda da nefes darlığının sürdüğü gözlenmişti.” Yapılan araştırmalar biber gazının;

*Astımın bir çeşit alt grubuna yol açabildiğini (Reaktif Havayolu Disfonksiyonu Sendromu) ,

*Önceden astım tanısı olan hastalarda ölüme neden olabildiğini,

*Kapalı alanda kullanıldığında daha da ölümcül olabildiğini,

*Biber gazının yoğun kullanımla açık alanda da ölümcül olabildiğini göstermektedir.

Biber gazının insan üstündeki etkileri Amerika’da çeşitli araştırmaların konusu olmuştur. Yaklaşık 6000 emniyet görevlisinden 61’inde solunum güçlüğünden bilinç kaybına uzanan hayatı tehdit eden sonuçlarla karşılaşılmıştır (Smith G, Health Hazards of Pepper Spray, NCMJ, 1999). Biber gazına bağlı uzun süreli etkilenimler ve ölümler dikkatli bir literatür incelemesiyle karşımıza çıkmaktadır.

Karagama ve arkadaşlarının yürüttüğü bir çalışmada CS gazıyla karşılaşmadan 10 ay sonra bile ve dolaylı karşılaşmada dahi solunum fonksiyonunun bozulduğu bildirilmiştir.Bu çalışmalar da gerek OC gerekse CS gazlarının sağlığa kalıcı zararlarını ortaya koymaktadır..

10 Nisan 2012 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin barışçıl gösterilerde kullanılmasını bir insan hakkı ihlali olarak tanımladığı biber gazı Türkiye’de 2007’den beri  ölümlere  ve  ölüm  risklerine  neden  olmaktadır.

GELECEK  ATÖLYESİ

TOPLUMSAL BARIŞ VE  TRAVMA

DR.CEM  ŞAHAN

Bir  öfke  var..

Bu  çok belli.

Öfkenin  örgütlenmesi, hele  birikmişse  kolay gözüküyor.

Bilincin  örgütlenmesi,

Çok  zor..

………………….

Yaşananlara  dair,  Ankara  ve  İstanbul  Tabip  Odaları  sürekli   mağdurların  yanındaydı.  Mobil  sağlık  hizmeti  verdiler/veriyorlar  6  gündür.  Alan  çalışması, hastane  çalışması, insan  hakları  ihlal araştırma  çalışması  yapıyorlar  sahada..

……………

Dün  Ankara  Tabip  Odası  açıkladı:

Ankara Tabip Odası’nın oluşturduğu kriz masasına ulaşan bilgilere göre yaralıların durumu ve tedavi gördükleri hastaneler şöyle:

 * Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi, 12 yaralı biri kafa travması,

 * Numune Hastanesi, 30 yaralı, biri ağır kafa travması,

 * İbni Sina Hastanesi, 25 yaralı iki kişi beyin kanaması,

 * Ankara Hastanesi, 7 yaralı,

 * Hacettepe Hastanesi, 25 yaralı, birinde göz kaybı,

 * Bayındır Kavaklıdere Hastanesi, iki yaralı biri kafa travması,

 * Bayındır Söğütözü Hastanesi, bir yaralı

 * Çağ Hastanesi, 70 yaralı, gaz bombası kapsülüne bağlı yanıklar ve doku zedelenmesi, dört kişide vücutta kırık var, dört kafatası kırığı,

* Medicana Hastanesi, 30’u polis 31 yaralı,

 * Akay Hastanesi, 105 yaralı.

 Ayrıca, çeşitli demokratik kitle örgütleri ve siyasi partilerde oluşturulmuş bulunan acil müdahale revirlerine 100’ü aşkın yaralı götürüldü. Ankara Tabip Odası kriz masası revirine de biri ağır kafa travması olan yedi yaralı başvurdu..

……………

Türk  Psikiyatri  Derneği  açıklıyor  sonra  görüşleri:

6 gün önce Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların alışveriş merkezi yapılması amacıyla kesilmesi ile başlayan ve tüm ülkeye yayılan protesto ve eylemler; insanların devletin kendi yaşama tercihlerine müdahale etmesine, hükümetin kendi politik inançları doğrultusunda tüm toplumun yaşam tarzını düzenleme çabalarına, ülkenin bütün ağaçlarının, derelerinin tepelerinin, hayvanlarının tüm doğa varlığının daha çok ‘kazanç’, daha çok ‘yatırım’ uğruna yok edilmesine ve Türkiye’nin doğusundan batısına silahlarla, insansız hava araçlarıyla, bombalarla, tomalarla, biber gazlarıyla, tazyikli sularla kendi halkına yaptığı zulümlere, verdikleri bir yanıttır.

Demokrasilerde hükümetler sadece kendisini seçenlerin, destekleyenlerin değil tüm halkın yararını göz önünde tutmak zorundadır. İktidarlar, halklarının kendilerine biat etmesini talep edemez tam tersine halkın taleplerini demokratik yollarla dile getirmesini desteklemekle yükümlüdür.

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak ülkemizde son yıllarda yaşanan her olumsuz gelişmenin takipçisi olmaya çalıştık. Bilge Köyü’ndeydik, Uludere’deydik, Reyhanlı’daydık.  Tüm travma mağdurlarının ve arkada kalanların yaralarını sarmaya, seslerini duyurmaya çalıştık.

Uygulanan vahşi neoliberal politikaların insan ruhunda açtığı yaraları anlatmaya çalıştık, depresyonun giderek tüm insanları saran bir hastalık olduğunu ve bunun yaşam koşulları, çalışma koşulları, barınma koşulları ile ilişkisini ortaya koyduk. Dereleri, köyleri yok edilen insanların yasına ortak olduk. Ülkemizde giderek yoksulların daha yoksul, varsılların daha varsıl olmasının açtığı yaraları, sosyal dışlanmayı, ayrımcılığı anlatmaya çalıştık.

Kadınların tecavüz sonunda oluşan fetüsleri doğurmak zorunda bırakılmasından, kaç çocuk doğuracakları gibi bedenleri konusunda en temel kararlarının yasalarla düzenlenmesine itiraz ettik. Bu ülkenin sokaklarında her gün öldürülen kadınların öldürülme nedenlerinin erkeklerin bozuk ruh sağlığı olmadığını, ruhsal tedavilere değil kadın erkek eşitliğinin gerçek anlamda inşası için, kadınların daha çok eğitim almasını, güvenceli işlerde çalışmasını, sosyal statülerinin geliştirilmesini, kendi yaşamları konusunda kararları kendilerinin vermesi gerektiğini savunduk.

Sağlıkta dönüşüm sistemiyle hastaların ‘hasta’ olmaktan çıkarılıp ‘müşteri’ olmasına, paraları kadar sağlık hizmeti alabilmelerine karşı sesimizi yükselttik.

Barışı sağlama yolunda, silahların susmasının öncelikli olduğunu ama yeterli olmadığını, birbirimizle, geçmişimizle yüzleşmeyi, hesaplaşabilmeyi, ortak bir toplumsal bellek oluşturmak için çalışmak gerektiğini söyledik. Sivil silahlanmaya karşı koymaya çalıştık. 

Tüm dünyada, her coğrafyada yüzyıllardır insanların sosyal yaşamda alkollü içecek tüketmelerinin ruhsal hastalık, bağımlılık olarak kabul edilemeyeceğini söyledik. Alkol bağımlılığı gelişmesinin önlenmesine dair yapılan yasal düzenlemelerin Türkiye’deki alkol bağımlılığı gelişme oranları ile oransız olduğu, burada da ‘orantısız şiddet’ kullanıldığını,  kamusal alanlarda kendi kültürümüzde yerleştiği şekliyle kırlarda, dere kenarlarında, pikniklerde, deniz kenarında alımının kısıtlanmasının alkol kullanım bozukluklarının gelişimi ile ilişkisiz olduğunu ve sözde toplum ruh sağlığı gözetilerek muhafazakarlığa kılıf bulunduğunu söyledik.

Bugüne kadar bu ülkenin psikiyatristleri olarak biz yukarıda saydığımız açılan tüm ruhsal yaraları tedavi etmeye, yaralananlara şifa bulmaya çalıştık. Ama artık hükümeti uyarıyoruz. Tıpkı en yakınında, en sevdiği annesinden babasından gelen fiziksel şiddetin çocuğun ruh sağlığına açtığı onulmaz yaralar gibi, kendi hükümetinin kendi yöneticilerinin kendi halkına açtığı bu savaşın yara izleri kapanmayacaktır.

Bugün ülkenin tüm kentlerinden yükselen insanları kör eden, kalp krizi geçirten, öldüren biber gazlarının, insanların kemiklerini un ufak eden tazyikli suların yaraladığı şey sadece beden değildir. Ve ruhsal yaraların izleri beden iyileştikten sonra bazen ölene kadar bizleri etkiler. Biz psikiyatristler bu yaraları kapatamayacağız, kapatmayacağız.

…………………..

Nazım’la  bitirelim  yine:

Söz yalan söylüyorsa,/ Ses yalan söylüyorsa,/ Bellerinizden geçinen/ Ve ellerinizden başka her şey/ Herkes yalan söylüyorsa,/ Elleriniz balçık gibi itaatli,/ Elleriniz karanlık gibi kör,/ Elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,/ Elleriniz isyan etmesin diyedir.

Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız

Bu ölümlü, bu yaşanası dünyada

Bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

9 Nisan 2013 Salı



ZAMAN  BİRAZ  ZAMAN

DR.CEM  ŞAHAN

Zaman  zaman bir  boşluğa  düşüyor  insan..

Boşluk yeni  bir  aydınlığa  açılıyor.

Temiz  bir  alan  yaratıyor  yaşam.

Hüzün  Kemalettin  Tuğcu  öykülerinde  kalan  bir  nostalji  oluyor.

Sosyolojik  olarak  mümkün müdür  acının  silinmesi..

Ya  da  bir  iki  akil  kazıyabilir mi  vicdanları.

Gözyaşları  kesilebilir mi  düne  dair.

Yeniden  başlamak  üzerine  yazabilir mi bir  destan..

Tüm  sorular  boşluktan  düşüyor  aşağıya..

Bilme, sadece  bizde  kalanlardan  süzülen  bir  yığıntı.

Ne  kadar  kara,

Ne  kadar  beyaz,

Bilmiyorum..

………………………..

Herkes  kendi  biriktirdiklerini  döküyor  ortaya.

Akıl, kalbin  sınırlarını  zorluyor.

…………………….

Şimdi  niçin  vahşi  kapitalizm  BARIŞ  ister  üzerinden  bilimsel  makaleler  yazma  zamanı  değil?

Biliyorum..

Ama  Barış  ve  neoliberalizm,  devlet-üretim  ilişkileri  arasında  iki  gerçeği  görmezlikten de  gelemem/gelemeyiz:

Birincisi, Devlet, kapitalizmin oluşması sürecinde feodalizmden kurtulan emekçilerin sermayenin disiplini altına girmesi için gereken baskıyı sağlar (Bkz: Serserilik yasaları, zorunlu çalışma vb.,) ve bu baskıyı doğallaştırır. Diğer bir deyişle devlet bizzat Kapitalist Üretim Tarzı’nın doğum sürecine ebelik eder, ederken, kapitalist devlete dönüşür.

İkincisi: Her üretim tarzı zamanı ve mekanı kendi varoluş ve yeniden üretim özelliklerine göre düzenler. Bu bağlamda devletin bir diğer işlevi de, karşımıza, “pre-kapitalist” zamanı ve mekanı, kapitalist üretim tarzının oluşmasına, yeniden üretimine göre dönüştürmek, yeniden düzenlemek olarak çıkar. Bu noktada Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus yapıtından bir kavramı ödünç alırsak, devlet karşımıza salt bir disiplin ve cezalandırma “aracı” olarak değil bir zaman ve mekan düzenleme “makinesi” olarak da çıkar.

Ergin  Yıldızoğlu’nun  makalesinden  altını  şu  cümleleri  yazmadan da  edemeyeceğim:

‘’Bu bağlamda, hedef coğrafyanın ekonomi yönetme ve bunu dış dünyaya bağlama biçimleri, emek kontrol rejimleri (haklar ve özgürlükler, işçi sınıfı örgütlenmeleri) siyasi temsil sistemleri (siyasi parti yapıları, yasama, yürütme, yargı ilişkileri, yerel yönetimler) değişiyor. Bu süreçte emperyalist etki, finans, teknoloji, devlet yönetme kültürü üzerinden gerçekleştirdiği girdilerle devletin rejimini, hatta “biçimini” değişmeye zorluyor, değişmesini sağlıyor. Bu sürecin ve oluşmaya başlayan devlet çıktılarının meşrulaştırılması, topluma anlatılması, egemen sınıfların “devletten sorumlu” sınıflarının, emperyalizmin kendilerine sunduğu ittifakları kabul etmesi için gerekli kültürün üretilmesi de organik entelektüellerin çabalarıyla gerçekleşiyor.’’

………………………

Neruda’nın  Barışı  ile  bitirelim:

Gelen alacakaranlık huzur dolu olsun / köprü huzur dolu olsun, barış olsun şarap için, / beni arayan ve kanımda yükselen harfler / huzur dolu olsun, toprak ve sevda hakkındaki / eski şarkı çevrelemiş beni, ekmek uyandığında / barış olsun şehirde sabahları, bütün köklerin ırmağı / Mississippi huzur dolu olsun: /kardeşimin gömleği huzur dolu olsun, /havadan bir mühür gibi olan kitap için barış.

………………

Bir şeyi çözmeye gelmedim ben.

Şarkı söylemek için geldim buraya

ve senin de benimle şarkı söylemen için geldim.

 

7 Nisan 2013 Pazar


 
AK  HABER&SOSYETE  DERGİSİ

DR.CEM  ŞAHAN

Hafta  sonu  Çağdaş  Yaşamı  Destekleme  Derneği’nin  (ÇYDD)  Atakum’da  düzenlediği  panele  katıldım.

İfade  Özgürlüğü  ve  Medya  konulu  Panelin konuşmacısı  Nedim  Şener’di.

İfade  özgürlüğü  adı  altında  yaşananlarının  son  10  yılına  dair  bir  sunum gerçekleştirdi  konuşmasında..

Biliyorsunuz  Şener  bir  gazeteci..

Pen  İfade  Özgürlüğü  ödüllü  bir  gazeteci  Şener..

Yolsuzluk,

Terör finansmanlığı,

Susurluk olayı,

Hrant Dink suikastı,

Cemaat ve istihbarat konularında bir  çok  kitap ve  makale  yazmış  bir  gazeteci  Şener.

Medya  Özgürlüğü  üzerine  bir  şeyler  söylenen  bu  panelde,  Gazeteci  Kimliği ile  bu  kentte yer  edinen,  iktidarın  açık veya  dolaylı  destekçileri  olarak diye  düşündüğüm/düşündüğümüz, -gerçek  destekçilerine  ve  bunu eskiden beri  övgü  ile  anlatanlara  saygıdan  başka  söyleyebileceğimiz  yoktur-, fakat  bunu  söylediğimiz  zaman  Pazar  öyküleri  anlatan,  sermaye  savunuculuğunu  kimseye  bırakmayan,  AVM  açılışlarında  boy  gösteren  eski  demokrat  -ben  eskisini  bilemem de, öyle  söylene  gelmiş-  medya  grup  gazetecilerinin  olamaması,  tabii ki  beklediğim bir  davranış  şekliydi de,  sosyete  dergiciliğine  soyunan  bu  nesilin,  köşelerinde  anlattıkları Pazar  öykülerine  inanan kalmadığını  anlamamaları  beni  şaşırtıyor.
 

Tarih  insanların  yazdığı, çizgisel  olmayan  bir  süreçtir.

İnsan  vicdanları, güçlüden, ezenden  yana  tavır  koyan  bu  kirlenmiş  beyinlere  alışıktır.

Onlar  sadece  tarihin  çöplüğüne  giden  dönem  alkışçılarıdır.

İfade  özgürlüğünü, sermayenin  gücü  olarak  algılarlar..

……………..

Neyse  ben, Bu  panaelin  açılış  konuşmasını  yapan ÇYDD Başkanın  sözlerini, bu  kentte  nasıl vicdanlar  varı  sunmak açısından  sizlerle  paylaşayım:

33  yıl öncesinin  kaosudur  yaşadığız.

Bir  ilüzyondur.

Bir  yansıma.

Amerikalıların “our boys” dedikleri generaller 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden tam otuzüç geçmiş olmasına rağmen halen yargılanabilmiş değiller. Gösterileri  ve  şovları  saymazsak  tabii..Nitekim (!) onların  yarattığı  toplumsal  yapı  hemen her konuda ahkam kesmeye devam ediyorlar. Bir toplumsal yapıyı ekonomik, siyasal, kültürel top yekun çözme ve yeniden inşa etme operasyonu olan 12 Eylül askeri darbesinin sonuçları itibarıyla bakıldığında oldukça başarılı bir girişim olduğu söylenebilir..

Barış  ve  faşizm  süreçleri,  kavram  karmaşası  ve  yeni  toplum  inşası  için  kirletilen  ve  kirlenen  kavramlara  dönüştürülüyor.

Faşizm  yeni  toplumsal  yüzleri  ve  görüntüsü  ile  yaşam  alanlarımızı  daraltıyor.

Yaşadığımız  kıskaç,  bazılarının  özgürlüğü  oluyor.

Emperyalist  müdahale, Emire  dönüşüyor.

…………………

Evet  Bu  ülkenin  barışa  çok  ihtiyacı  vardır.

Demokrasiye de..

İfade  özgürlüğüne de.

…………………

Türkiye’yi emperyalist müdahalelerin maşası değil, barışın ve kardeşliğin savunucusu ve mücadelecisi haline getirmek hepimizin görevidir. Bölgede ve dünyada barış, kardeşlik ve özgürce bir arada yaşamı savunmak için, şimdi her zamankinden daha fazla mücadeleye ihtiyaç vardır. Daha güçlü bir barış çağrısını seslendirmek, emperyalizme karşı halkların birlikte mücadelesini büyütebilmek için, her türlü emperyalist ilişkilerin tasfiye edildiği, tam bağımsız ve özgür bir Türkiye çığlığımızı yükseltmenin şimdi tam zamanıdır.

Sayın  Sezen’in  konuşmasının  bitiş  cümleleri  ile  ben  de  bitiriyorum:

Bizler, “barış içinde bir dünya ve Türkiye Cumhuriyeti mümkündür” diyoruz. Mücadele ruhumuzun bizlere kattığı güvenle bu inanca sahip çıkıyoruz. Artık kimsenin ölmediği, bombalardan ve silahlardan temizlenmiş bir ülke, bir dünya istiyoruz.

Ve  Tam  Bağımsız  Türkiye…